Değişim bir anda değil zamana yayılan bir süreçtir. Bu gerçekliği insanlık tarihinin içerisinde gözlemlemek mümkündür. Allah’ın özelde insan ve genelde toplum için koyduğu ilâhî yasalar vardır ve “Sünnetullâh” adını verdiğimiz bu evrensel kurallar ayırım yapılmaksızın herkes içindir ve aşıldıklarında/bozulduklarında yine herkes için aynı sonucu doğururlar. “Sünnetullâh”, varlıklar ile ilgili olarak öteden beri var olan ve var olmaya da devam edecek olan, süreklilik gösteren, değişmezlik niteliğine sahip ilkelerdir. Böyle olmasaydı Kur’ân, geçmiş toplumların hayatlarından bize örnekler/kıssalar sunmaz ve onlardan ibret almamızı bizden istemezdi. Ra’d 13/11. âyet de insana/insanlığa bu değişimin bağlı olduğu önemli bir kuralı hatırlatmakta ve değişimin önce insanın içinden başlaması gerektiğini söylemektedir:
“[Böyle biri sanıyor mu ki] kendisini önünden ve ardından izleyen [ve] onu Allah her ne ki takdir etmişse ona karşı koruyup gözeten refakatçileri vardır. Gerçek şu ki, insanlar kendi iç dünyalarını değiştirmeden Allah onların durumunu değiştirmez; ve Allah insanlara [kendi kötülüklerinin bir sonucu olarak] bir felâket tattıracağı zaman hiçbir şey bunun önünde duramaz; çünkü onların, kendilerini O’na karşı koruyabilecek kimseleri yoktur.”1
Âyet, görüldüğü gibi değişim konusuna girmeden önce insanın önünde ve arkasında onu izleyen ve Allah’ın takdiri doğrultusunda koruyan/gözleyen refakatçileri olduğunu söylemektedir. Genelde müfessirler “muakkibât”2 kelimesini “koruyucu melekler” olarak yorumlamışlardır. Yüce Allah insanların bütün düşünce ve davranışlarını bildiği, gözetlediği ve her şeye kâdir olduğu hâlde sünneti ve engin hikmeti gereği her insanın önünde, arkasında, sağında ve solunda görev yapan, onu bazı kötülüklerden koruyan ve amellerini yazan melekler tayin etmiştir. Hz. Peygamber de insanları gece ayrı gündüz ayrı meleklerin izlediğini haber vermiştir. Müfessirlere göre kişinin sağ tarafında bulunan melek iyi amellerini, sol tarafında bulunan melek ise kötü amellerini yazmaktadır. Önünde ve arkasında bulunan melekler ise onu korumakla görevlidir.
Bu yorumun dışında bazı müfessirler şöyle bir yaklaşım getirmiş ve “muakkibât” ifadesinin, insanın, istek ve niyetlerini Allah’ın irâdesinden bağımsız olarak gerçekleştirmesinde kendisine yardımcı olacağına inandığı ve böylesine boş ve bâtıl bir inançla bağlanıp güvendiği her türlü dünyevî güce ve kavrama işaret ettiğini söylemişlerdir. Yani Allah’ın ilmine göre gizlice yapılan işlerle açıkça yapılanlar, gecenin karanlığında kendini saklayan kimse ile gün ışığında ortalıkta dolaşan kimse aynıdır. Gecenin karanlıklarına sığınan kimse Allah’ın takdirini kendinden savamadığı gibi gün ışığında koruyucularıyla dolaşan kimse de O’nun takdirini önleyemez. Anlaşılıyor ki; günahkâr kimsenin güvenip dayandığı “koruyucu” ya da “destekleyici” güçler zenginlik, soy-sop, zürriyet genişliği gibi gözle görünür şeyler olabileceği gibi, kişisel nüfuz, yüksek toplumsal itibar ya da kişinin “şans”ına inanması gibi soyut ve görünmez şeyler de olabilir. İşte bu husus, “hem kişinin görüp farkında olduğu hem farkında olmadığı ya da kendisinden gizli” dünyevî güçler ve koruyucular yorumuna bir dayanak oluşturmaktadır.
Âyetin devamında Allah’ın, yaratılış olgusu ve yarattığı âlemler için belirlediği önemli bir sebep-sonuç ilkesine vurgu yapılmaktadır. Bu ilke “insanların/toplumların kendi iç dünyalarını değiştirmeden Allah’ın onların durumunu değiştirmeyeceği”dir. Âyette “iç dünyalar” olarak çevrilen ifadenin aslı “enfüs” yani “nefsler” kelimesidir. Anlaşılıyor ki; bir toplumu oluşturan bireylerin iç dünyasında olan değişim toplumsal değişmenin de öncü koşuludur. İnsanın iç dünyasını akıl, kalp, bilgi, inanç, tasavvur gibi daha birçok psikolojik özellik oluşturmaktadır. Ama buradaki değişim –önceki âyetleri de göz önüne aldığımızda– sıradan/dünyevî bir değişim değil, insanın iç dünyasını Allah’ın irâdesine ve İlâhî vahye göre düzenlemesi anlamına gelmektedir. Yani insanın nefsânî tüm duygu ve arzularından Allah’a ve O’nun peygamberlerine karşı tam bir teslimiyetle arınması demektir. Bu âyete paralel başka bir âyette şöyle denilmektedir: “Bu böyledir; çünkü Allah, bir topluma bahşettiği nimeti ve esenliği, o toplum kendi gidişini değiştirmedikçe aslâ değiştirmez; ve [bilin ki] Allah her şeyi işiten, her şeyi bilendir.”3
İnsanlar bu değişimi ve dönüşümü gerçekleştiremezlerse veya ilâhî vahyi hayatlarına yansıtma noktasında gayret göstermeyip kötülüğü seçerlerse, bu sefer kendi tercihlerinin bir sonucu olarak Allah’ın vereceği cezâdan onları koruyacak hiçbir kimseleri olmayacaktır. Anlaşılıyor ki; insanların zaman zaman maruz kaldıkları cezâlandırma amaçlı musibetler, felâketler, durduk yerde ortaya çıkmamakta, bunlar, insanların kendi yanlış tutum ve davranışları neticesinde meydana gelmektedir. İnsanlar bu sonuçları kötülük olarak algıladıkları için âyette “sû’” kelimesi kullanılmıştır. Eğer bir toplum kendi sahte korumaları/yardımcıları/dostları yerine Allah’ın koruması altına girerse, bu sefer sonucun çok farklı olacağını Kur’ân şöyle bildirmektedir: “Oysa bu toplumların insanları îmana erip de Bize karşı sorumluluk bilinci taşıyor olsalardı onların önünde göğün ve yerin bolluklarını açardık; ama gerçeği yalanlamaya kalktılar ve Biz de [kendi] yapıp-ettiklerinden ötürü onları kıskıvrak yakaladık.”4
Semâ’nın ve Arz’ın âyetlerini okuyabilmek, an be an kesintisiz devam eden yaratılışın izlerini sürebilmek, oluşun realitesine katılabilmek, doğallık perdesi altında gerçekleşen bu büyük mûcizeye tanıklık edebilmek, bu gerçeği büyük bir sabırla insanlara anlatan çağın resûllerine/uyarıcılarına/hâdîlerine tâbî olabilmek, şehâdetten gayba geçebilmek, yaratılan tüm varlığın bir amacı/hikmeti olduğunu düşünebilmek, her şeyden aşkın/müteâl olan Allah’a gizli/açık/gece/gündüz gönlünü bağlayabilmek, yazılmamış kanunlar ve görünmeyen kelepçelerden nefsini/zihnini/gönlünü arındırabilmek ve Allah’ın dışında koruyucu/yardım edici sahte güçlerden uzaklaşabilmek için insan önce içinden başlamalıdır. Bütün değişimlerin başı insanın özünden kaynaklanmaktadır. Hayat/nefes sadece içten kırılan yumurtadan, içten çatlayan tohumdan, içten açılan kozadan çıkar.
Necmettin Şahinler
Yazarın İç Değişmeden Dış Değişmez – Ra’d Sûresi, (KDY, 2025) adlı kitabından alınmıştır.
- Ra’d 13/11: “Lehû muakkibâtun min beyni yedeyhi ve min halfihî yahfezûnehu min emrillâhi, innallâhe lâ yuğayyiru mâ bi kavmin hattâ yuğayyirû mâ bi enfusihim, ve izâ erâdallâhu bi kavmin sûen fe lâ meredde lehû, ve mâ lehum min dûnihî min vâl.” ↩︎
- Sözlük anlamıyla bir şeyin hemen peşinden giden ya da gelen yahut kesintisiz olarak onu izleyen başka şey demektir. ↩︎
- Enfâl 8/53. ↩︎
- A’râf 7/96. ↩︎