Kur’ân’da sık geçen ve Türkçeye genellikle “gerçek erdem sahipleri veya iyiler/hayırlılar topluluğu” olarak çevrilen bir kelimedir ebrar. “Ber” kelimesinin çoğulu olan “ebrar”ın kimler olduğu ve ne gibi özelliklere sahip oldukları birçok âyette detaylı olarak açıklanmıştır. Tüm bu âyetlerin genel havasından anlaşılan tek gerçeklik şudur ki, “ebrar” çerçevesi içerisine giren kişiler “sözde değil özde iyilik” sahibidirler ve “şekle bağlı olmayan” yapıları dolayısıyla hizmetlerini karşılıksız/ücretsiz sadece “Allāh’ın Vechi” aşkıyla yerine getirirler. Ebrar’ın yani gerçek erdem sahiplerinin anlatıldığı en geniş âyetlerden birisi de Bakara/177. âyetidir. Bu âyetin sosyolojik bir gerçeklik olarak inananların ibâdetlerindeki birliğini sağlayan kıble yönünün tespit edildiği âyetlerden sonra gelmesi de çok anlamlıdır. Sanki bir anlamda Allāh bu âyetle: “Yüzünüzü Mescid-i Haram’a dönün ama şunu bilin ki asıl erdemlilik insânın yüzünü hayra, güzelliğe ve iyiliğe döndürmesidir” demek istemiştir. Âyetin meâli şöyledir:
“Gerçek erdemlilik, yüzünüzü doğuya veya batıya çevirmeniz ile ilgili değildir; ama gerçek erdem sahibi, Allāh’a, Âhiret Günü’ne, meleklere, vahye ve Peygamberlere inanan, servetini –kendisi için ne kadar kıymetli olsa da– akrabasına, yetimlere, ihtiyaç sahiplerine, yolculara, (yardım) isteyenlere ve insânları kölelikten kurtarmaya harcayan; namazında devamlı ve dikkatli olan ve arındırıcı [malî] yükümlülüğünü ifâ eden kişidir; ve [gerçek erdem sahipleri] söz verdiklerinde sözlerini tutan, felaket, zorluk ve sıkıntı anlarında sabredenlerdir: İşte onlardır sadâkatlerini gösterenler ve işte onlardır Allāh’a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlar.”1
Gayet açık ve anlaşılır bir sıralama; ne içinde kapalılık var, ne de muğlaklık. Kur’ân, yalnızca görünür/dış biçimlere uyum sağlamanın erdemliliğin gereklerini yerine getirmek için yeterli olmadığı ilkesini vurgulamaktadır. Yani erdem sahibi olmak zihinsel/felsefî bir fantezi değildir. Amaç sadece şerde pasif olmak değil, hayırda da aktivitedir. Belki bu nedenle olacak ki Hz. Peygamber bu âyet için: “Her kim, bu âyet ile amel ederse, îmanını kemale erdirmiş olur” demiştir.
Doğu ve Batı birer yöndür; ama bu kavramlarla anlatılmak istenen daha çok insânın tek bir yöne/bakışa/idrâke takılı/bağımlı kalmadan, hayatı ve olayları çok yönlü/geniş açılı evrensel bir vizyonla değerlendirmesidir. “Doğu da batı da Allāh’ındır. Nereye dönerseniz dönün Allāh’ın yönü orasıdır”2 âyeti bu gerçeği çok güzel açıklar. Bir başka anlamı ise güneş yılı süresince güneşin “doğduğu” ve “battığı” noktaların bütün hareketlerinin veya evrendeki bütün yörünge hareketlerinin “Nihâî Sebebi”nin Allāh olduğu hakîkatinin vurgulanmasıdır.
Erdem sahibi olan insân, Allāh’a, Âhiret gününe, meleklere, vahye ve peygamberlere inanan insândır. Âyetin buraya kadar olan kısmı Kur’ân’da gösterilen imân şartlarının neyi kapsadığını ortaya koymada son derece anlamlıdır. Sonra bu insân, –ne kadar kıymetli/vazgeçilmez olsa da– kendisine verilen maddî ve mânevî imkânları akrabalarına, yetimlere, ihtiyaç sahiplerine, yolculara, yardım isteyenlere ve insânları kölelikten kurtarmaya harcamıştır. Âyette yolcular olarak çevrilen “İbnü’s-sebîl” yani “Yolun Oğlu” ifâdesi, evinden uzakta olan herhangi bir kimseyi ve özellikle, bu durumdan dolayı geçim için yeterli imkâna sahip bulunmayan kişiyi gösterir. Daha geniş anlamda ise, herhangi bir sebepten dolayı geçici veya sürekli olarak evine dönemeyen kimseleri ifâde eder. Yine âyette geçen “fi’r-rikâb” ifâdesi, “insânları zincirlerinden kurtarmak yolunda” anlamına gelir ve hem esirleri fidye karşılığında bırakmayı hem de köleleri özgürlüklerine kavuşturmayı ifâde eder. Esîr terimi, ya lafzî olarak yahut mecazî olarak, çaresiz şartların esiri anlamında “mahkûm” olan herkesi3 gösterir. Kur’ân, bu tür harcamaları erdemliliğin temel şartları arasına dâhil etmek sûretiyle insânları zincirlerinden kurtarmanın İslâm’ın sosyal amaçlarında biri olduğuna işâret eder.
Erdem sahipleri ferdî ibâdetlerinde de sorumluluklarını yerine getiren insânlardır. Namazlarını dikkatli ve devamlı kılarlar, zekâtlarını verirler ve en önemlisi bir söz verdiklerinde sözlerini tutarlar. Bunun yanında felâket, sıkıntı, hastalık ve zorluklar karşısında sabrederler. İşte bu davranışları onları sadâkat sahibi kılar ve Allāh katında takvâ sahibi olan kullardan sayılırlar. Ebrâr olanların bir özelliği de yapmış oldukları tüm hizmetlerini ücretsiz ve sadece Allāh’ın Vechi karşılığında gerçekleştirmeleridir.4
Ey Tâlip! Bakışını ister Rûh’a çevir, istersen Nefs’e, ister Makām-ı Cem’den5 bak, ister Fark’a6 inerek Hz. Cem’den… Ne tek başına Tenzîh, ne de tek başına Teşbîh ideal olgunluk/kemâl/erdemlilik değildir. Tenzîh de, teşbîh de bir anlamda “Allāh’ı kayıt altına almak, sınırlamak”tır.7 Bu anlayışların sonunda insânı düşüreceği tehlikeli noktanın adı da “şirk”tir. Allāh bu konuda bizi uyarıyor ve demek istiyor ki: “Beni tek bir yönde kayıt/sınır altına almayın. Bana olan yakınlığınızı mekânla (Mescid) değerlendirmeyin.8 Nereye dönerseniz dönün, gördüğünüz her varlıktan tecellî eden Benim. Bâtın’dan Zâhir’e sürekli olan şe’niyetimi9 müşâhede edin, ama bu tecellîlerimi dondurmaya kalmayın. İsimlere takılmadan gayretinizi bu isimlerle işâret edilen Hakîki Mâhiyetime yani Vech’ime çevirin.”
Hakîkat, tenzîh ile teşbîhi cem eden “Tevhîd”de tecellî etmektedir. Gerçek kemâl/erdem sahipleri bu gerçeğin farkındadırlar. Onlar Hakk’ı müşâhede ederken halkı görmekten ve halkı görürken Hakk’ı müşâhede etmekden mahcûb/perdeli değillerdir. Makām-ı Cem‘u’l-Cem de denilen bu makām Şerîat ile Hakîkat’in cem edildiği/toplandığı makāmdır. Başka bir deyişle bu makāmdaki kişinin zâhirini Şerîat, bâtınını ise Hakîkat süslemektedir. O bir yandan Hakîkati idrâk ederken, diğer yandan da Şerîat’in ortaya koyduğu sorumlulukları yerine getirmekten kaçınmaz. Zâhirine sahip olurken, bâtınının da sahipli olduğu aklından çıkmaz. Sürekli Allāh’a ezelde –Elest Bezmi’nde– verdiği Mîsâk’ın bilincindedir. İmkânlarını –maddî ve mânevî– başkalarıyla paylaşıma açmıştır. Başına gelecek her türlü sıkıntıya karşı sabırlıdır. Çünkü her türlü çilenin zahmet gibi gözükse de özünde rahmet olduğunun anlayışı içerisindedir. Bu nedenle kusurları bağışlayan, affeden, her şeye rahmetle bakan bir Mâhzâ Hayr’a dönüşmüştür. En büyük gayreti de mânevî yolda duraklamış, geldiği noktayı “Son Hakîkat” sayanları uyandırmak, onları her türlü mânevî şartlanmanın zincirlerinden âzâd ederek özgürlüklerini kazanmalarına yardım etmektir.
Necmettin Şahinler
Yazarın Yüzümüz Kızarmadan (İnsan Yayınları, 2010) adlı kitabından alınmıştır.
- Bakara/177: “Leysel birra en tüvellû vücûheküm kıbele’l-meşrikı ve’l-mağribi ve lâkinne’l-birra men âmene billâhi ve’l-yevmi’l-âhıri ve’l-melâiketi ve’l-Kitâbi ve’n-nebiyyîne ve âtelmâle alâ hubbihî zevi’l-kurbâ ve’l-yetâmâ ve’l-mesâkîne vebne’s-sebîli ve’s-sâilîne ve fi’r-rikābi ve ekāme’s-salâte ve âte’z-zekâte ve’l-mûfûne bi ahdihim izâ ahedû ve’s-sâbirîne fi’l-be’sâi ve’d-darrâi ve hîne’l-be’si ülâikellezîne sadekû ve ülâike hümü’l-müttekûn.” ↩︎
- Bakara/115. ↩︎
- Bu anlamda Hz. Peygamber şunları söylemiştir: “Sizin borçlunuz, sizin esirinizdir; o halde esirinize güzel davranın.” ↩︎
- İnsân/9; Leyl/20. ↩︎
- Cem makāmında bulunmak yaratılmışları göz önünde tutmaksızın dikkati yalnızca Hakk’a yöneltmek demektir. Bu hakkāniyete uygun bir tutumdur. Zira varlık ancak Hakk’a aittir ve her varlık da Hakk’ın kendisidir. ↩︎
- Fark makāmında bulunmak da, Vâhid’in zâtî isimleri ve taayyünleri aracılığıyla Kesret (çokluk) olarak kendini izhâr etmesi bakımından, mahlûkātın Hakk’ta müşâhede edilmesi demektir. Hakk’ın mahlûk kabîlinden taayyünâtı ve Hakk’ın hüviyyetinin (yani derûnî tabiatının) yaratılmış olan âlemin “şey olması” keyfiyetini de (yani somut taayyünâtını da) ihâtası açısından, bu fark makāmı da hakkāniyete uygundur. ↩︎
- İbn Arabî’nin terminolojisinde tenzîh Hakk’ın “mutlaklık” (itlâk) veçhesine ve teşbîh de “sınırlılık” (takayyüd) veçhesine işâret etmektedir. ↩︎
- Bakara/114: “Allāh’ın adının O’nun mescidlerinde anılmasına mânî olan ve onları tahrip etmek için çalışan kimseden daha zalim kim olabilir? İşte böylelerinin bu yerlere [Allāh] korkusu dışında bir sâikle girmeye hakları yoktur? Onlar için bu dünyâda zillet, âhirette ise korkunç bir azap vardır.” ↩︎
- Gerçeklik, realite. ↩︎