Hz. Peygamber Âlemlere Rahmettir

Âlemlerin Rabbi” olan Allāh nasıl “Rahîm, Rahmân, Gafûr, Raûf, Kerîm, Afüvv, Tevvâb” ise, “Âlemlere rahmet olarak gönderilen Son Peygamber1 de “Rahîm, Raûf”tur. Gerçekten de Kur’ân, Allāh’ın isimlerinden Peygamber’e lâyık gördüklerini O’nun merhamet ve bağış ifâde eden adlarından seçmiştir. Hz. Peygamber’in ahlâkî yapısına hâkim olan bu merhamet ve şefkati biraz daha yakından görmek için Kur’ân’ın şu âyetine bakabiliriz: “Ey insânlar! Şu bir gerçek ki size, içinizden çok şerefli bir peygamber gelmiştir. O öyle bir nebîdir ki size dokunan her şey onu da rahatsız eder. O sizin üstünüze titrer. Mü’minlere ise çok daha yumuşak kalpli (Raûf) ve merhametli (Rahîm)dir.2

Hz. Peygamber’in bütün varlığa rahmet oluşu ve bütün insânlığın dert ve sevinçlerini kendi varlığında duyması irfânî dilde “rûh-i a’zam” yani en büyük rûh adıyla ifâde edilmiştir. Bu evrensel kişilik, sınırsız merhamet ve şefkatini hayatının bütün dönemlerinde ve her vesile ile ortaya koymuş, tüm insânlığa sayısız ölümsüz örnekler bırakmıştır. Hz. Peygamber’in “rûh-i a’zam” oluşunun en güzel delillerinden bazılarını şimdi onun dilinden aktarmaya çalışalım: “Hayatım sizin için bir rahmet ve berekettir: Huzûrumda konuşursunuz, size cevap verilir. Ölünce de vefatım sizin için rahmet ve bereket olacaktır: Öldükten sonra amelleriniz bana arzedilir ve ben bakarım: Eğer iyilik yapmışsanız bunun için Allāh’a hamdederim. Eğer kötülük yapmışsanız Allāh’tan affınızı dilerim.3

Hz. Peygamber’in bu sözü her şeyden önce şu yaratılış kānununu açık bir biçimde ifâdeye koyuyor. Bir insânın insânlık için hayatı neyse ölümü de odur. Hayatı musibet ve felâket getirenin ölümü de öyle olacaktır. Hayatı rahmet ve bereket getirenin vefâtı da aynı olacaktır. İnsânlık dünyası için hem hayatı hem de ölümü bir rahmet ve mutluluk hâline getirebilenler, bütün insânlığı tek bir vücut bilerek seven ve onun için didinen büyük rûhlardır. Bunların başında Son Resûl’ün geldiği kuşkusuzdur. İşte verdiğimiz hadîs bu kuşkusuz gerçeği dile getiriyor:

İstisnasız bütün mü’minlere ben, dünya ve âhiret işlerinde daha yakınım, daha merhametliyim. İsterseniz delil olarak Allāh’ın şu âyetini okuyun: ‘Peygamber, mü’minlere öz benliklerinden daha yakın, daha müşfiktir. Peygamberlerin hanımları da o mü’minlerin anneleridir.’ O halde herhangi bir mü’min ölür de borç yahut fakir bir aile bırakırsa o aile bana gelsin, ben onun velîsiyim.4 Bu hadîs de Hz. Peygamber’in eşsiz ve hudutsuz şefkat ve merhametini bize gösteriyor ve onun bütün varlıkların kemal ve güzelliğini, olabilecek en iyi ve en güzeli temsil ettiğini anlatıyor. Aynı zamanda Hz. Peygamber’in en mükemmel insân sıfatıyla, Allāh’ın varlıklarda gözlenebilecek beliriş ve görüntüsünün de en üst örneği olduğuna işâret ediyor.

Her peygamberin mutlaka kabul edilen müstesna bir duâsı vardır. Ben bu istisnaî duâmı, Allāh nasip ederse mahşer günü, ümmetim için şefaat olarak kullanmak üzere saklıyorum.5 Hadîsten anlaşılan odur ki Hz. Peygamber, varlığın en büyük nimeti olan bir şeyi kendi hesabına kullanmayı asla düşünmüyor; böyle bir nimeti, insânlık için bir mutluluk ve af aracı hâlinde değerlendirmek üzere insânoğlunun en ağır hesabı vereceği, en zorlu ve çileli gün için saklıyor. Bu da bize Hz. Peygamber’in tüm insânlığı kuşatan evrensel bir rûh olduğunu bir kez daha vurguluyor.

Bütün bu verilerden sonra Muhammedî şefkat ve merhametin özelliklerini Kur’ân ve hadîse dayanarak şu şekilde özetlememiz mümkündür:

Muhammedî şefkat genel ve evrenseldir: Bu şefkat, kendisini tanıyan ve tanımayan, kendisine inanan ve inanmayan her insâna uzandığı gibi insân dışındaki varlıklara da uzanmaktadır. Çünkü Peygamberlerin Efendisi yalnız kendisine inananlara, yalnız insânlara, yalnız canlılara değil “bütün âlemlere bir rahmet olarak gönderilmiştir.

Muhammedî şefkat şikâyetçi olmaz: O, insânoğlunun tarif edilemez çilelerine, küçümseme, hakaret ve nankörlüklerine mâruz kalmasına rağmen asla şikâyetçi olmaz. Kime kimden şikâyetçi olacaktır? Onun benliği bütün kâinatı kuşatmıştır. Ona isyân hâlinde olanlar da o büyük benliğin içindedirler. Bunun farkında olmasalar da bu böyledir. Ayrıca şikâyet, âcizlik ve bencillik ürünüdür. Varlıkların Efendisi’nde ne âcizlik vardır ne de bencillik. Şikâyet, kabuğuna hapsolmuş nefsin çığlık atmasıdır. Lutuf bulutlarını, varlıkların kavrulan dudaklarını serinletmek için yaymış bir kudret, birkaç çatlak dudağın tükürüş ve yerişinden şikâyetçi olmaz. Varlığı kucaklayan aşk, kendi dışında bir şey bulamaz ki şikâyetçi olsun. Böyle olunca da kendinden kendine şikâyet etme kalıyor. Bu şikâyet değil, hüzünlenme, gam çekmedir. Bunun ifâdesi de gözyaşıdır. Bu yüzdendir ki Muhammedî şefkat gözyaşına rahmet nazarıyla bakar. Bir hadîste şöyle buyrulmuştur: “Gözyaşı, Allāh’ın rahmetidir, Allāh onu sevdiği gönüllere lutfeder.6

Muhammedî şefkat karşılık beklemez: Esasen onun hizmet ve fedâkârlığını karşılayabilecek bir nimet, insânlığın elinde mevcut değildir. Muhammedî şefkat, hizmetleri karşılığında ihânet ve nankörlük görse de rahmetini yaymaya devam eder. Bu şefkat, iyilik ve hizmetlerine karşılık kötülük ve nankörlük görünce kızmaz, öfkelenmez, iyiliği başa kakmaz. Aksine, nankörlük ve kötülükle karşılık verenlere acır ve onların iyiyi ve güzeli görmeleri için biraz daha fazla didinir.

Necmettin Şahinler

Yazarın Son Merhamet Çağrısı (İnsan Yayınları, 2014 adlı kitabından alınmıştır.


  1. Enbiyâ/107. ↩︎
  2. Tevbe/128. ↩︎
  3. İbn Sa’d, et-Tabakāt, II, 194. ↩︎
  4. Buhârî, Ferâiz, 15. ↩︎
  5. Dârimî, es-Sünen, Rekāik; Kādı Iyâz, I, 301. ↩︎
  6. Buhârî, Cenâiz, 32. ↩︎

Paylaş

PAYLAŞ

E-bülten aboneliği