Gölgeye Yol Gösteren Güneştir

Furkân Sûresi, Kur’ân’ın iniş sırasına göre 42, resmî diziliş sırasına göre de 25. sûresidir ve ismini ilk âyetinde geçen “Furkân” kelimesinden almıştır. Bu âyetten anlaşılıyor ki, Furkân, Hz. Peygamber’e inen ilâhî mesajın hem adı hem de amacıdır ve insana hakkı bâtıldan yahut doğruyu eğriden ayırmaya yarayan değişmez bir kıstas ortaya koymak ve mânevî/ahlâkî bir değerlendirme ölçüsü sağlamak için gönderilmiştir. Sûrenin 45-46. âyetleri gölge konusunda en anlamlı içeriğe sahip olan âyetlerdir: “Görmez misin (ey insanoğlu), Rabbin gölgeyi nasıl uzatıyor; eğer dileseydi, hiç şüphesiz onu olduğu gibi bırakırdı; fakat sonra gölgeye güneşi yol gösterici kılmışızdır;  ve sonra da onu yavaş yavaş Kendimize çekmekteyiz.1

Âyetin başında yer alan “görmedin mi?” hitabının muhatabı hiç şüphesiz Furkân/43. âyetinde anlatılan “nefsinin hevâ ve hevesini ilâhlaştıran2 kişilerdir. Kur’ân, “koyun sürüsü” olarak tanımladığı bu kişiler için Hz. Peygamber’e onlardan sorumlu/vekil olmadığını ve onların da akıllarını kullanıp kendisini dinlemediklerini haber vermektedir.3 İşte âyet, bir kez daha bu kişilerden, yaratılmış âlemde her gün müşâhede ettikleri ve Allâh’ın eşsiz/üstün düzenini/kudretini yansıtan “güneş ve gölge” olgusuna tekrar bakmalarını istemektedir. Amaç, insanın aklını/gözlemini bu doğa olayına çevirmesi ve eserden müessire giderek tevhide teslim olmanın yolunu bulmasıdır.

Şüphesiz gölgenin varoluş nedeni güneştir ve gölge güneşin ışığının vuruş açısına göre uzayıp kısalmaktadır. Başka bir ifade ile gölge varlığını güneşe borçludur ve onun tesiri ile büyüyüp küçülmektedir. Bu nedenle, gölgeyi güneşten/ışıktan bağımsız zannetmek ve gölgenin hareketini/ef’âlini görüp de asıl etkeni/faili görmemek eksik bir bakış/anlayıştır. Âyet, Allâh’ın isteseydi onu bir kararda/sabit tutabileceğini ama “Sünnetullah”ın yani Allâh’ın varlığa koyduğu hükümlerin/kanunların/ilkelerin durağan bir âlem yerine her an yeni bir açılımda/oluşta/şe’niyette olan bir âlem gerçeği üzerine kurulduğunu/planlandığını/irâde edildiğini bize vurgulamaktadır. Bu sünnetullahta görüldüğü asıl olan güneştir ve gölgeye delil olan, yol gösteren de odur.

Âyetten anlaşılıyor ki; bu gölge/güneş örneğinin/ilişkisinin verilmesinin asıl nedeni Furkân/43. âyette işaret edilen “nefsi ilâh edinme” olgusuyla bir paralellik kurmak içindir. Nefsini, hevâ ve hevesini ilâh edinen biri Allâh’a şirk koşmak gibi bağışlanmaz bir günahın içerisinde bulunmaktadır. Çünkü şirk, Allâh’ın inkâr değil, Allâh’ın yanına ve yerine kendi nefsi de dâhil olmak üzere yedek ilâhlar sürme eylemidir. Böyle bir kişi, tıpkı gölge gibi kendini güneşten bağımsız zannetmiş, Allâh’ın irâdesine teslim olmak yerine kendini/nefsini/enesini ilâhlaştırarak Allâh’ın Rubûbiyetine ortak olarak Rabliğini ilân etmiştir. Bu tavrın Kur’ân’daki en çarpıcı kişisi firavundur ve kavmine şöyle söylemiştir: “Ben sizin en yüce rabbinizim!4 Halbuki bu şirk koşan kişi, her ne kadar Allâh’a teslim olmamış gibi gözükse de, Allâh’ın varlık âlemine koyduğu şaşmaz düzene ister istemez uymakta, yaşamanın farklı boyutlarını –iniş çıkışlarını/uzayıp kısalmalarını– bu irâdeye boyun eğerek geçirmektedir. İşte âyet insanın bu çelişkisine dikkat çekmekte ve gücünün yetmediği yerde şirk koşamayan insanı, gücünün yettiği yerde de şirk koşmamaya davet etmektedir.

Furkân/46. âyette Allâh, gölgeyi yavaş yavaş kendisine çektiğini söylemektedir. Âyette “yavaş yavaş” anlamına gelen “yesîrâ” kelimesinin bir karşılığı da “gizlice”dir. Bunun anlamı, güneşin batma sürecine girmesiyle birlikte gölgenin de yavaş yavaş çekilmesi ve artık yerini karanlığın almasıdır. Fakat âyet, mecâzî anlamda insan nefsinin de yavaş yavaş varlık sahnesinden Asl’ına doğru çekildiğine atıfta/telmihte5 bulunmaktadır. “Nefsi yaratan ve onu düzenleyen6 Allâh, insana verdiği ömür kısaldığında verdiği emâneti geri çekmekte ve böylece Allâh’tan gelen insan yine Allâh’a dönmektedir.7 Yani yukarıdaki âyetle birlikte düşündüğümüzde nefsini Allâh’tan ayrı olarak zanneden ve onu ilâhlaştıran insan bir gün mutlaka bu nefsin ölümünü tadacak/yaşayacaktır.8

Âyeti işârî/irfânî yönden değerlendiğimizde ise karşımıza çok zengin bir mânâ derinliği çıkmaktadır. Ama bu derinliğe nüfuz edebilmek için âyette geçen “Rabb” kelimesinin irfânî dilde hangi anlamda kullanıldığını bir hatırlatmamız gerekmektedir. Çünkü âyette gölgenin uzamasının insanın Rabbi ile yakın bir ilgisi bulunmaktadır. Buradaki Rabb, özel bir İsim/Sıfat yoluyla tecellî eden Hakk’dır ve her bir ferdin Allâh ile olan gerçek şahsî münâsebetine delâlet etmektedir. Başka bir ifade ile her ferdin “İzâfî Rabbi/Rabbi Hası9, o ferdin ezelî istîdâdına bir anlamda “âyan-ı sâbite”sine uygun olarak tecellî ettiği Hakk’dır. Anlaşılıyor ki, Hakk’ın kendini kevnî âlemde izhâr etmesi, rastgele bir biçimde değil, ilk tecellî tarafından üretilmiş olan ezelî gerçeklere uygun olarak vukû bulur.10 Başka bir deyişle A’yân-ı Sâbite, “Hakk’ın kendisini kevnî âlemde nasıl izhâr edeceğini de belirlemektedir.

Bu çerçeveden bakıldığında varlık Hakk’ın gölgesinden başka bir şey değildir ve âlemde mevcut ve zâhir olan eşyânın esas itibâriyle kendine has müstakil bir varlığı yoktur. Bunların görünen varlıkları gerçekte Hakk’ın varlığının değişik sûretlerde tecellîlerinden ibârettir. Zira tek ve biricik varlık O’nun varlığı olduğundan diğer şeylerin varlıkları mecâzîdir/görünürdedir. Eşyânın birbirinden farklı oluşu, ayrı ayrı varlıklara sâhip olmasından değil, A’yân-ı Sâbite’lerinin farklı oluşundandır. Başka bir ifade ile varlık sahnesindeki tüm cisimler, ilâhî ilimde sâbit oldukları şekilde yani A’yân-ı Sâbite’lerinin Hakk’ın ilminde ve zâtında bulunduğu hal üzere zuhûr ederler ve her bir varlık, tâbî olduğu ismin “kulu” dur ve Rabb’ini bu isimle tanır. Şüphesiz buradaki isimler11 Allâh’ın güzel isimleridir ve bunlara “kulu olmanın” anlamı da, bu isimlere muhatap olan varlığın, bu isimlerin oluşturduğu “kompozisyon kalıbının/kabının” dışına çıkamaması ve sürekli bu isimlerin etkisi/denetimi/rızâsı altında olmasıdır.

Şimdi bu ön bilgilerden sonra âyete tekrar baktığımızda “Görmüyor musun Rabbin gölgeyi nasıl uzatıyor” ifadesinden şunu çıkarıyoruz ki, bir gölge olan varlığımızın “uzaması kısalması” yani “hareketi/ef’âli” bizde tecellî eden Rubûbiyet’in bir sonucudur ve ondan bağımsız/ayrı değildir. Şüphesiz Allâh dileseydi, bizim ezelî kabımızı/ayân-ı sâbite’mizi zâtî ilminde “sâbit/sakin” tutar bize şahadet âleminde varlık vermezdi. Ama bunu dilemedi, çünkü O’nun “gizli bir hazineydim bilinmeyi istedim” şeklindeki ontolojik arzusu/irâdesi bu yönde bir tecellîyi/zuhuru/gölgeyi zorunlu kıldı. Bu gerçeklik irfânî dilde “Rabb asla merbûb’suz olamaz” ifadesiyle tanımlanmıştır. Fakat bu Rubûbiyete merbûb12 oluşumuz yani zuhur yeri oluşumuz da sürekli değildir. Ömrümüz tamamlandığında veya Allâh Zât’ınınNûr’unun remzî olan Güneş’i/Rûh’u yavaş yavaş geri çekip “kabzettiğinde” gölgemizde/varlığımızda ortadan kalkacak ve tekrar Asl’ımıza, ezelî sükûnumuza geri dönmüş olacağız.

Varlığımın Senin hakîkatinin bu âleme yansımış gölgesi olduğunun farkındayım Rabbim! Böyle olunca da gölgemi ister uzatır, isterse kısaltırsın. Nasıl istersen öyle biçersin büründüğün libâsı. Kumaşta senin, makasta, kalıpta. Çünkü bilinmek isteyen ve varlığın gölgesinde/aynasında kendini seyretmek isteyen Sensin Rabbim! Nûr’un hangi ismine vurmuşsa onu yaşarım ben. Celâlinle dalgalanır, cemâlinle durulurum. Ey Rabbim! Güneşinle gölgeme yol göster ve ezel güneşinin nûru içinde kendinden geçenlerden kıl beni! İlim deryanda aşkının oltasına yakalanmış bir balık gibiyim. Hangi tarafa kaçsam da sonunda yavaş yavaş sana çekileceğim kesin. Mevlâna’nın dediği gibi: “Benim canımla senin canın birbirlerine öyle bağlanmışlar ki, bu hâlimizle biz ister hayır olsun, ister şer, aynı renge boyanalım, birbirimizin aynı olalım!” Kudret fırçası Senin elinde Rabbim! Bu zayıf/aciz/günahkâr kulunu yalnızca senin rengine13 boyat!

Necmettin Şahinler

Yazarın Gölgeler İz Bırakmaz- Gölge’den Asl’a Dönüş (Hayy Yayınları, 2017) adlı kitabından alınmıştır.

  1. Furkân/45-46: “E lem tera ilâ rabbike keyfe meddez zılle, ve lev şâe le cealehu sâkinen, summe cealnâş şemse aleyhi delîlen. Summe kabadnâhu ileynâ kabdan yesîren.↩︎
  2. Furkân/43: “E raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu, e fe ente tekûnu aleyhi vekîlen.↩︎
  3. Furkân/44. ↩︎
  4. Nâziât/24: “Fe kâle ene rabbukumul a’lâ.↩︎
  5. Anlatılmak isteneni üstü kapalı bir biçimde söyleme. ↩︎
  6. Şems/7: “Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.↩︎
  7. Bakara/156. ↩︎
  8. Ankebût/57. ↩︎
  9. Her varlığın ezeldeki a’yân-ı sâbitesini oluşturan esmâ terkibi. ↩︎
  10. Her varlığın “a‘yân-ı sâbite”si onun kendi Rabb’idir, kendinden başka kimselerin Rabb’i değil. Bu itibarla hiçbir olağan beşer Mutlak Rabb (Rabbü’l-Mutlak) ile yani “Âlemlerin Rabbi” ile doğrudan doğruya ilişki hâlinde olamaz. Her varlığın Allâh’a bağlılığı ancak kendisinin özelRabb’inin sûreti aracılığıyla olur. Herhangi bir varlığın, orijinal küllî sûreti bakımından doğrudan doğruya Allâh ile ilişkili olması imkânsızdır.
    ↩︎
  11. Esmâü’l-Hüsnâ. ↩︎
  12. Kul, köle. ↩︎
  13. Sıbgatullâh. ↩︎

Paylaş

PAYLAŞ

E-bülten aboneliği