Göklerin ve yerin mülkiyetinin/egemenliğinin yalnızca Allāh’ın olması1, bu ikisi arasında insânın hizmetine verilen her varlığın birer emânet olduğu gerçeğini bize vurgulamaktadır. Bu noktadan bakıldığında Rûh’un taşıyıcısı olan beden de diğer varlıklar içerisinde insâna verilmiş en anlamlı mülktür. Çünkü Allāh’ın tasarruf ve tecellîsinin kemâline yalnızca insânın bedeni/mülkü vasıta olmaktadır. Başka bir deyişle, insânın Allāh’ın halifesi olmasının bir anlamı da bu özel yaratılışında saklıdır. İnsân bedeninin taşıdığı önem konusunda Hz. Îsâ’nın şu sözü çok çarpıcıdır: “Eğer beden Rûh’tan ötürü var ise bu bir mûcizedir; ama eğer Rûh bedenden ötürü varlığa kavuşmuşsa bu mûcizeler mûcizesidir. Ama beni hayrete düşüren, nasıl olup da bu büyük zenginliğin bu fakirlikte ikāmet ettiğidir.” Kur’ân’ın ifâdesine göre Allāh, ezelde Âdem’e topraktan bir sûret vermiş ve sonra da ona Kendi Rûh’unu üfürerek Âdem’i diri kılmıştır.2 İşte bu, “bedenin Rûh’tan ötürü var olması”nın temelindeki olaydır. Böylece bütün insânlar da Allāh’ın Rûhu’ndan ötürü varlık kazanmışlardır; ama onlardaki Allāh’ın Rûhu daima mestûr/örtülü/gizli kalmıştır.
Onun içindir ki insânların hemen hemen tümü, taşıdıkları ve kendilerini yaratılmışların en şereflisi3 kılan bu İlâhî Emânet’ten habersizdir. Bununla beraber insânların, ancak çok küçük bir bölümü bu bedene bağlı ömürleri esnâsında bu İlâhî Emânet’in idrâkine ve Kaynağı’na erişebilirler. Bu takdirde kendileri için mestûr/örtülü/gizli olan Rûh artık kendilerine zâhir olur. İşte bu fevkalâde az kimseye nasip olan olay bir mûcizeler mûcizesidir. Kendisinde bunun gerçekleşmiş olduğunu hakka’l-yakîn4 anlayan kimse, ancak pek az insânın eriştiği bir zenginliğin sâhibi olmuş olduğunu da idrâk eder. İnsânı hayrete düşüren ise bu zenginliğin kimyasal bakımdan âhım-şâhım bir değeri bulunmayan ve eninde sonunda toprağa karışacak olan bir bedende tecellî etmesidir.
Varlığın insâna emânet edilmiş olması şüphesiz insânın egoizmine terk edilmesi anlamına gelmemektedir. Varlığı insâna emânet eden Yaratıcı kudret, varlıktan vazgeçmiş değildir. İnsânın emânete hıyânetini, nankörlüğünü, varlık ve oluşun tahribine yönelik zâlimliğini cezâsız da bırakacak değildir. Allāh mülkün sâhibidir ve insân bu emânete hıyânet ettiğinde mülkün sâhibine hesap vermek zorunda kalacaktır. Emânet sözcüğü, Kur’ân’da tekil ve çoğul olarak 6 yerde geçmektedir. Bu kelimenin kökü olan “emn”,5 rûhun sükûnet bulması ve korkudan kurtulmak anlamındadır.
Emânet, bir şeyi veya bir değeri gönül huzuru ve güvenle bir başkasına teslim etmek veya aynı şartlarla teslim almaktır. O hâlde, emânette teslim edenle teslim alanın karşılıklı güven ve rahatlıkları esastır. Bu da gösterir ki, emânet olgusu şuurlu ve kararlı iki benliğin varlığını gerektirir. Öyleyse insân, kendisine emânet edilen beden mülkünü de aslî sâhibine teslim etmelidir. “Hiç kuşkunuz olmasın ki, Allāh size, emânetleri onlara ehil olanlara teslim etmenizi emreder”6 âyetinin irfânî karşılığı da bunu gerektirir. Bu gerçeğin idrâkinde olanlar olmayanlara her zaman şöyle seslenmişlerdir: “Mal sâhibi, mülk sâhibi/Hani bunun ilk sâhibi?”7 Hacı Ârif Bey’in8 bestelediği, güfte yazarı bilinmeyen bir eserde de bu gerçek şöyle ifâde edilir: “Vücûd ikliminin sultanı sensin/Efendim derdimin dermânı sensin/Bu cism-i nâtüvânın9 canı sensin/Efendim derdimin dermânı sensin.”10
Mülkün sâhibi konusunda Kur’ân’da yer alan en çarpıcı âyetlerden birisi de Mü’min/16. âyettir. Bu âyetin sonunda Allāh’ın kıyâmet gününde huzurunda toplayacağı insânlara “Bu mülk kimindir?” şeklinde hitap edeceği anlatılmaktadır. Ama ne var ki bu sorusuna yine kendi cevap verecektir: “Lillâhi’l-vâhidi’l-kahhâr” yani “Vâhid ve Kahhâr olan Allāh’ındır.” Âyete müfessirler tarafından getirilen genel yaklaşım bu hitâbın âhirete yönelik olduğu noktasındadır. Bu tefsiri kabulün ötesinde âyet üzerinde irfânî tefekkürümüzü yoğunlaştırdığımızda şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, aslında bu hitap, duyma basîreti gösterenler için, yaşadığımız âlemde her an yenilenmekte, nefsimiz dolayısıyla bizim zannettiğimiz ve sâhiblendiğimiz bedenimizin/varlığımızın da aslî sâhibinin Allāh olduğu gerçeğini hatırlatmaktadır.
Âyette yer alan “Vâhid” ve “Kahhâr” isimleri de, bu noktada bize çok önemli idrâk kapıları açmaktadır. Vâhid, Arapçada “bir” demektir; ama bu “bir” çoğalan/bölünebilen “bir” anlamındadır.11 Vâhid, âlemdeki sonsuz sayıda çeşitli ve zıt eşyanın, Hakk olan Tek Bir Varlığın çeşitli kevnî sûretlerinden başka bir şey olmadıkları keyfiyetinden ortaya çıkmaktadır. Şüphesiz bu tecellî sûretlerinin “Mutlak Varlık”tan bağımsız bir varlıkları yoktur ve bunlar asılları itibariyle İlâhî İlim’de ezelî ve ebedî olarak yer almaktadırlar. Bu nedenle Hakk’ın, âlemin sûretinde zâhir olan tecellî kaplarını veya bir başka deyişle tasarrufunu/egemenliğini sürdürdüğü mülklerini insânın sâhiblenmesi ve bunları tekelleştirmeye kalkması mânevî yönden büyük bir idrâksizliktir. İşte “Kahhâr”12 ismi, beden mülkünde bizim zannettiğimiz ef’âlimizin, sıfatımızın ve zâtımızın Hakk’a ait olduğu gerçeğini vurgulamaktadır.
Aslında sözünü ettiğimiz bu mânevî değişim ve dönüşümün nasıl gerçekleşeceğini bu âyetin öncesinde yer alan Mü’min/15. âyetten çıkarmak mümkündür: “Dereceleri yükselten, Arş’ın sâhibi Allāh, karşılaşma gününden korkutmak için, kendi emrinden olan rûhu kullarından dilediğine indirir.”13 Âyette karşılaşma günü olarak çevrilen kelimenin Arapçası “telâk” kelimesidir ve bu anlamının dışında kulun Allāh’a olan kavuşma, vuslat ve yakınlığını da ifâde eder. İşte Allāh’ın lutfu ile bu yakınlığı/mi‘râcı/dereceleri gerçekleştirenler, ferdî kıyâmetlerini yaşayarak nefsâniyetlerini kendi rûhâniyetlerinde ifnâ/yok etmişler ve sonunda kendilerinin zannettikleri variyetlerinin yani beden mülklerinin kendilerine ait olmadığını yakînen keşfetmişlerdir. Artık onların cesedinden, nefsinden ve Rûh’undan işleyen Hakk’ın fiilleri ve izleri olmuştur. Ayrıca âyette Allāh’ın “Arş’ın Sâhibi” olarak nitelenmesi, Allāh’ın, bütün yaratıkları üzerindeki mutlak hüküm, kudret ve iktidarını ifâde etmektedir.14
Necmettin Şahinler
Yazarın Bu Mülk Kimindir? (İnsan Yayınları, 2015) adlı kitabından alınmıştır.
- Tevbe/116; Fetih/14. ↩︎
- Hicr/29: “Fe izâ sevveytühû ve nefahtü fîhi min rûhî fekaû lehû sâcidîne.” ↩︎
- Eşref-i mahlûkāt. ↩︎
- Mânevî tecrübeyle içsel/bizzat yaşayarak. ↩︎
- Îman da bu kökten gelmektedir. ↩︎
- Nisâ/58. ↩︎
- Yûnus Emre. ↩︎
- 1831-1885, 19. yüzyılın en önemli Klasik Türk Müziği bestekârlarından biri. ↩︎
- Güçsüz, korumasız, zayıf. ↩︎
- Nihavent makāmında. ↩︎
- Bölünemeyen/çoğalamayan “tek”e “Ahad” denir. ↩︎
- Hilkatindeki zâhirî tecellîleri ezeldeki takdîrine uygun olarak değiştiren. ↩︎
- Mü’min/15: “Refîu’d-deracâti zü’l-arşi, yülkı’r-rûha min emrihî alâ men yeşâü min ıbâdihî li yünzira yevme’t-telâkı.” ↩︎
- A‘râf/54; Hadîd/4: “Rahmân arşa istivâ etti.” ↩︎