Taklit ve Tahkîk veya Râına ve Unzurnâ

Oturmamış bir başlık gibi gözükebilir ilk bakıldığında; ama kavramların anlamları açılıp yerli yerine konulduğunda hiç de öyle olmadığı görelecektir. Ya bir şeyin altında yatan hikmeti/ilkeyi bilmeden/öğrenmeden/araştırmadan/akletmeden yaşayacağız ve bize sunulanları sorgusuz sualsiz kabul edip, her hükme teslim olup “taklid” ehli olacağız. Ya da inandığımız değerlerin kökünü/özünü ve neden/niçin böyle davranmamız gerektiğini sabırla/ısrarla sorarak/sorgulayarak/araştırarak öğrenip “tahkik” üzere yaşayacağız. Şüphesiz taklidî îmân rahatlığından tahkikî îmân sürecine geçmek zor/trajik bir süreçtir ve aynı zamanda içinde insânın ayağını kaydıracak birçok tehlikeleri de mevcuttur. Ama yine de “tahkik”in yani bilmenin çile ve ıstırabını, taklidin rahatlığına/mutluluğuna tercih ederim. Aslında Kur’ân’ın da bizden istediği budur ve bunu “beyyine” kavramıyla bize duyuruyor. “Îmân, bir gözü kapalı inanış, bir şuursuz kabul olayı değil, bir beyyine olayıdır” diyor. Beyyine; Arapça’da “delil, belirti, açıklık, kesinlik” demektir. Kur’ân’a göre “insânın hayatı da, ölümü de beyyine üzerine olmalıdır.1

İnsân dîni öğrenirken rehber olarak; Kur’ân’ı, hadîs rivâyetlerini ve doğru/isâbetli bilgi içerdiğine inandığı kitapların ya da kimselerin açıklamalarını/görüşlerini kendisine rehber seçmektedir. Oysa bu sayılanlar içerisinde şeksiz-şüphesiz rehber olan tek kaynak Kur’ân’dır. Çünkü vahye dayanan Kur’ân’da şüphe yoktur.2 Kur’ân’ın koruyucusu Allāh’tır.3 Kur’ân’ın getirmiş olduğu İslâm dîni kemâl üzeredir4 ve Allāh akıllarını kullanmayanları kirlilik içinde bırakır.5 Şüphesiz buradaki akıl Kur’ân’ın ve Sünnet’in rûhuna uygun olarak işletilen akıldır. Bu nedenle Kur’ân dışında sayılan kaynakları yani rivâyetleri, kitapları, şahısları Kur’ân gibi şeksiz-şüphesiz görmek ve “otoriteye rücû” adı altında onları “epistemik6 değer açısından Kur’ân’la aynı tutmak mümkün değildir. Öyleyse yapılması gereken iş, taklid yoluyla sorgusuz/sualsiz teslim olduğumuz ve tartışma dışı tuttuğumuz bu Kur’ân dışı kaynakları/hükümleri, Kur’ân’ın filtresinden tahkikî bir sürece tâbi tutarak geçirmek olmalıdır.

Kur’ân’ın bizi uyardığı bir başka konu da geçmiş ecdâdımızın gelenek ve kabullerini değişmez/dokunulmaz/güvenilir/kutsal saymamız ve bunların muhafaza edilmesini dînin kendisi gibi görme algımızdır. Bu sadece ve sadece ataların geleneği ile desteklenip meşrûlaştırılan ve sadece belli bir çevrede geçerli olan dînî görüşlerin – akıl veya ilâhî vahiy ile çelişse bile– körü körüne benimsenmesi demektir. İşte Zuhruf/23. âyet bize bu gerçeği hatırlatıyor: “Biz, ne zaman, senden önce herhangi bir topluluğa bir uyarıcı gönderdiysek, halkın keyif ve haz peşinde koşan kesimi daima şöyle dediler: Biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk, biz ancak onların izinden gideriz!7 Kur’ân’ın bu ifâdeyi seslendirenlere vereceği tek cevap vardır: “Ya ataları akıllarını hiç kullanmamış ve hidâyetten nasîb almamış iseler?8 Kur’ân’ın bir başka cevabı ise şudur: “Şimdi o toplumlar geçip gittiler; onların kazandıkları kendilerine yazılacak, sizin kazandıklarınız ise size ve siz, onların yaptıklarından ötürü yargılanacak değilsiniz.9

Mezhep imâmları, dînin ilâhî mesajlarını yaşadıkları zaman ve mekâna göre insânların rahatça anlayacağı bir şekle sokmak üzere yorumlayan kişilerdir. Onların bu hizmeti, bir rahmet, ilim ve fikir faaliyetidir. Ama tapucu/kalıpçı/tembel/rahata alışmış ve düşünce üretmekten kaçan, mevcutla yetinmeye çalışan taklit ehli zihniyet ise bu ilim ve fikir adamlarının kendi zamanlarında ortaya koyduğu değerleri dondurur ve dokunulmaz kılarak dinleştirir. Aradan yüzlerce yıl geçmesine ve insânlık bir yığın boyut değiştirmiş olmasına rağmen hiç kimse bu eskimiş yorumlara dokunamaz. İşte Kur’ân düşünceyi donduran bu taklit kitle psikolojisini “raiyyeleşme” yani “sürüleşme” olarak tanımlamakta ve bu noktada îmân edenlere şöyle seslenmektedir: “Ey îmân edenler! Peygamber’e ‘bizi güt’ demeyin, ‘bize bak’ deyin.10

Âyette “bizi güt” olarak çevrilen ifâdenin orijinali “râınâ”, “bize bak” olarak çevrilen ifâdenin orijinali de “unzurnâ”dır. Râınâ kelimesi çok farklı anlamları içinde taşıyan bir kelimedir ve İbrânice’den Arapça’ya geçmiştir. Aslında Arapça’daki kullanımında olumsuz bir anlamı yoktur; ama Yahudiler bu kelimeyi kendi dillerindeki negatif anlamıyla değiştirip Hz. Peygamber’e hakaret olarak söylediklerinden, Allāh, mü’minlere bu kelimeyi kullanmalarını yasaklamıştır. Râınâ kelimesi, “sen bizim koyunlarımızın çobanısın” mânâsına da gelmektedir. İşte bizi daha çok ilgilendiren bu mânâsıdır. Şimdi müslümanlar bu mânâdan yola çıkarak kendilerini sürü hâline koyup peygamberlerine “bizi güt” diyemezler. Sürü mantığı, “sorusu/merakı” olmayan bir mantıktır. Nedenini, niçinini düşünmeden çobanın peşine takıldığından “cevap” da beklemez. Yine sürü mantığı taklitçi bir mantıktır ve fikir yürütmeye, özgür düşünmeye, sorumluluk almaya yanaşmaz. Peygamberler insânları gütmek için değil, onları aydınlatmak üzere gönderilmiş elçilerdir. Şimdi onların miraslarından nasiplenenler de akıllarını taklit çengeline asıp sürü gibi davranamazlar.

Taklidin tek geçerli/mâkul olduğu yer îmân edenlerin Hz. Peygamber’i taklit etmeleridir. Çünkü onu taklit etmek Kur’ân’ın bir emridir. Kur’ân ve Hz. Peygamber’in dışında üretilen her yorumu tahkik konusu etmeden tartışılmaz ve zaman üstü görmek, yeni bir Kur’ân ve yeni bir peygamber ortaya çıkarmak demektir. Ne yazık ki İslâm dünyâsı XXI. yüzyıla girerken yakasını henüz bu tortulardan/küllerden kurtarıp, kısır tartışmaların ve vakit kayıplarının üzerine çıkamamıştır.

Necmettin Şahinler

Yazarın Geniş Mezhepliyim, (İnsan Yayınları, 2014) adlı kitabından alınmıştır.

  1. Enfâl/42. ↩︎
  2. Bakara/2. ↩︎
  3. Hicr/9. ↩︎
  4. Mâide/3. ↩︎
  5. Yûnus/100. ↩︎
  6. Epistomoloji: Elde edilen bilginin değerinin ve sınırlarının ne olduğunu tartışıp ortaya koymak olan bilim kolu. ↩︎
  7. Zuhruf/23. ↩︎
  8. Bakara/170. ↩︎
  9. Bakara/134. ↩︎
  10. Bakara/104. ↩︎

Paylaş

PAYLAŞ

E-bülten aboneliği