“Seni nasıl okuyalım?” sorusuyla bu defa sohbeti ben başlattım ve hemen kısa cevabı “Törensiz/merâsimsiz” şeklinde oldu ve arkasından şöyle devam etti: “Görüyorum insanların çoğu beni okumak için bir sürü kurallar/şartlar/şekiller yerine getirmek için uğraşıyorlar. Belki bunları iyi niyetle, sevap kazanmak için bir faziletmiş gibi yapıyorlar ama benim ne kadife kutulara, ne sedefli rahlelere ne de güzel sesli okuyuculara ihtiyacım var. Hatta özel mekânlara, ortamlara ya da oturuş şekillerine. İlk sohbetimizde söylemiştim, okunacak şeyleri benliğinde toplayan bir kitap olarak, okunmamı merâsime/törene bağlamam kendime ters düşmem olur. Beni okumak bir kelime/tekrar/kalıp/söyleyiş1 işi değil, mesajımın/mânâmın içeriği üzerinde düşünme ve gereğini yapma işidir. Önemli olan; okuyucularımın âyetlerim üzerinde derinlemesine düşünüp, gerekli değerleri içinde yaşadıkları toplumda üretecek boyuta getirmeleridir. Eğer okumayla anlaşılmayacaksam, gönderilmemin ne anlamı var? Bu nedenle anlamımla buluşmayanlar benimle buluşmuş sayılmazlar.
Sonra benim nasıl okunmam gerektiği daha ilk inen âyetlerimde yer almaktadır. Bu da “tertîl” üzere okunmamdır.2 Bu, âyetlerimin düşünce süzgecinden geçirilerek sakin ve ölçülü bir şekilde okunması demektir. Bir başka okunma şeklim ise “tedebbür”dür.3 Yani metnimin üzerinde derin derin düşünerek beni okumaktır. Şimdi sana bir soru sorayım: ‘Kur’ân’ı anlamadığı dilde okuyan mı tedebbür eder, yoksa anladığı dilde okuyan mı?’ Sadece düşün, cevabını sonra verirsin. Elbette tercümeler yerimi tutmaz ama bunlar benim anlaşılmama engel değildir. Şimdi kulağıma geliyor ‘Hangi dilden okursanız okuyun, Kur’ân’ı anlayamazsınız. Çünkü içinde binlerce bilinmez anlaşılmaz zor problemler/sorunlar var’ diyorlar. Bu benim kabahatim mi; yüzyıllardır rûhuma uygun okunmamış/okutulmamış bir kitap hâline getirilmişim. Aslında sorunlar beni okumaya niyetli olmayanların zihninde/gönlünde aranmalıdır.
Şunu da ilâve edeyim ki; benim “mübîn” yani “açık/anlaşılır” ve “açıklayan ve anlaşılır kılan” bir yönüm/sıfatım var.4 Buna rağmen beni anlamayanlar/okumayanlar hesap gününde, dilinden döküldüğüm peygamberin şikâyetiyle karşılaşacak ve Allah’a neden beni terk ettiklerinin5 hesabını vereceklerdir. Beni anlama noktasında herkesin sorumluluğu vardır. Çünkü ben genelde tüm insanlığa, özelde ise inananlara hitap etmekteyim. Birine hitâben gönderilmiş her mesaj, gönderildiği kimseden kendisini anlamasını ister. Mânâlarımın ortaya çıkmasının yolu, sâdece okumak değil; okumak ve üzerine derin düşünmektir. Elbette her okuyan her okuduğunu anlamak durumunda olmayabilir. Ama herkes anlamıyor diye anlayanların da okumasına engel olunamaz.”
Sözlerini tamamladığını gördüğümde merak ettiğim bir soruyu konu açılmışken ikizime sormak istedim. Dedim ki: “Şu abdestli/abdestsiz okumak konusunu da bir aydınlığa kavuştursanız. Özellikle bir sûrenizde6 size yalnız “temizlenmiş olanların”7 dokunabileceğinden söz edilmekte ve bu da abdestsiz Kur’ân okunmaz şeklinde bir hükme/ilkeye dönüşmektedir.” Çok hoşnut olmadı bu sorumdan veya ben öyle hissettim. Gözlerini uzak bir noktaya dikti ve biraz da kırılgan bir ses tonuyla konuşmaya başladı: “Müslümanlar “tutulur/tutulmaz” gibi kısır/verimsiz ve birbirlerini suçlayan/kıran üzücü tartışmalar yerine enerjilerini/zamanlarını beni anlamaya yöneltselerdi şimdi İslâm dünyasının çıtası daha yükseklerde olurdu.
Eğer ben evrensel bir kitapsam –ki öyleyim– o zaman bana her insan koşulsuz olarak dokunabilmeli ve beni okumalıdır. Zaten bana dokunmak benimle bağ kurmanın kaçınılmaz yoludur. Sözünü ettiğin âyetteki “temizlenmiş/arınmış” olanların temizliğinden maksat ise sadece su kaynaklı bedensel/fiziksel bir temizlik değil, içsel/mânevî/kalbî/zihnî/rûhî/îmanî bir temizliktir. Yani benden faydalananlar, yalnızca bana inanıp gönlünü açanlar, nefislerini arındıranlar ve her türlü kötülüklerden uzak duranlardır.
Bu konuda son bir şey daha söyleyeyim. Âyetlerimde namaz dışında herhangi bir ibâdet veya davranış için abdest almanın gerekliliğine ilişkin hiçbir îmâ yoktur. Abdest sâdece ve sâdece namaz kılmak için gereklidir.8 Beni okumak için tek şart ise başlarken “kovulmuş şeytâna karşı Allah’a sığınmak”tır.9 Bunun gerekçesi de şudur: İnsan, yapısı gereği âyetlerimin mânevî, ahlâkî ölçülerinin gerçek değerini sorgulama ya da onlara şüpheyle yaklaşma eğilimindedir. Çünkü kendi içinde ve çevresinde bulunan, onu ahlâkî ilke ve endişelerinden koparıp Allah’tan uzaklaştıran her türlü güçlerin ayartmalarına, fısıltılarına karşı korunmasızdır. İşte bu nedenle ondan okuma öncesinde Allah’ın mânevî desteğine başvurması istenmiştir.
Bütün bunları kısaca toparlarsam, beni okumayı sadece namaz kılmakla kayıtlamak, okunmamı mezarlıklarla sınırlandırmak, âyetlerimi/sûrelerimi yalnızca faziletleri ile ele almak gönderiliş amacımı hiç anlamamak demektir. Yapay kutsallıklarla okunmama engel olan ve okunmamı zorlaştıran her şeyden inan, şikâyetçiyim. Benim ne saygı için öpülmeye ne de ayağa kalkılmaya ihtiyacım var. Beni okuyun da nasıl okuyorsanız öyle okuyun. Benim adlarımdan birinin de “zikir” olduğunu unutmayın. Düşünen ve akleden inananların ayaktayken de, otururlarken de ve yatmış hâlde bulunduklarında da zikrettikleri hususu âyetlerim arasında yer alan bir gerçekliktir.10”
Konuşmasını bitiriyordu ki; o sırada masanın üzerinde olan Fesleğen’i11 bana gösterdi ve “Örnek bu” dedi. “Epeydir konuşuyoruz bak hiç koku aldın mı ondan? Yıllarca orada dursa yine almazsın. Ama ne zaman ona dokunur, elini yapraklarının üzerinde gezdirirsin; hemen sana kokusunu/rayihâsını açar/duyurur. İşte ben de bu fesleğen gibiyim ve ona benzerim.”
Necmettin Şahinler
Yazarın Kur’ân’la Konuşmak – İkizimle Sohbetler (Ketebe Yayınları, 2022) adlı kitabından alınmıştır.
- Telaffuz. ↩︎
- Müzzemmil 73/4: “Sonra- (kalk) ve ağır ağır, duyarak Kur’ân oku.” ↩︎
- Sâd 38/29: “[Ey Muhammed!] Sana indirdiğimiz bu kutsal ilâhî kelâm[da her şeyi açıkladık ki] insanlar onun mesajı üzerinde iyice düşünsünler ve akıl-iz‘ân sahipleri ondan ders alsınlar.” ↩︎
- Mâide 5/15; Yûsuf 12/1; Hicr 15/1; Neml 27/1. ↩︎
- Furkân 25/30: “Mehcûr bırakılma.” ↩︎
- Vâkıa 56/79. ↩︎
- Mutahharûn. ↩︎
- Mâide 5/6. ↩︎
- Nahl 16/98: “Fe izâ kare’te’l-kur’âne festeız billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîmi.” ↩︎
- Âl-i İmrân 3/191. ↩︎
- Ballıbabagiller familyasından olan fesleğenin bir diğer ismi reyhandır. Daha çok Akdeniz ülkelerinde yetişen bu bitki güzel kokusu, yeşil yaprakları ve pembe güzel çiçekleriyle bilinir. Ana yurdu Güney Asya olan bu bitki, yılda bir kez yetiştirilebilir. Evde kolaylıkla yetişebilen güzel kokulu bitkiler arasındadır. ↩︎