Öyleyse Nereye Gidiyorsunuz?*

Tekvîr Sûresi, Kur’ân’ın resmî diziliş sırasına göre 81, indiriliş (inzâl) sırasına göre de büyük ihtimalle 7. sûresidir. Mekkî olan bu sûrenin adı/başlığı, birinci âyetinde geçen ve Son Saat, yani insanın yeniden dirilmesi sembolik imajını ortaya koyan “kuvvirat” fiilinden türetilmiştir.

Sûre iki bölüm hâlindedir. İlk bölümde, kıyâmet günü ve o gün meydana gelecek olayların korkunçluğu, insanların hesaba çekilmesi ve buna göre varacakları yerler -yani cennet veya cehennem- anlatılmıştır. İkinci bölümde ise; Hz. Peygamber’in, Allāh’ın vahyi ve meleği Cebrâil hakkında söylediklerinin doğruluğu vurgulanmış; ona cinlerin yahut Şeytan’ın iliştiği iddiası reddedilmiştir.

Sûrenin Türkçe karşılığı şöyledir:

Güneş, karanlığa gömüldüğünde,

Ve yıldızlar ışıklarını yitirdiğinde,

Dağlar kaybolup gittiğinde,

Ve doğurmak üzere olan dişi develer başıboş bırakıldığında,

Bütün hayvanlar bir araya toplandığında,

Ve denizler kaynadığında,

Bütün insanlar (yaptıklarıyla) eşleştirildiğinde,

Ve diri diri gömülen kız çocuklarına sorulduğunda

Hangi suçtan dolayı öldürüldükleri,

İnsanların yapıp-ettiklerinin dosyaları açıldığında,

Ve gökyüzü açılıp ortaya serildiğinde,

(Cehennemin) yakıcı ateşi parladığında,

Ve Cennet gözler önüne getirildiğinde,

(O gün) her insan, (kendisi için) ne hazırlamış olduğunu görecektir.

Hayır! Hayır! Dönüp duran yıldızları tanıklığa çağırırım,

Yörüngelerinde akan ve kaybolan gezegenleri,

Ve kararan geceyi,

Ve soluk almaya başlayan sabahı:

Bakın, bu (ilâhî kelâm), gerçekten soylu bir elçinin (vahyedilmiş) sözüdür.

Güç bahşedilmiş, kudret ve egemenlik tahtının Sâhibi nezdinde emin kılınmış,

İtaat edilen ve güvene lâyık birinin (sözü)!

Çünkü, bu arkadaşınız bir deli değil:

O gerçekten (meleği) gördü, berrak bir ufukta (gördü) onu.

O, (başka birine vahyedilmiş olan) insan kavrayışının ötesindeki şeylerin bilgisinden dolayı onları kıskanan biri değildir.

Bu (mesaj), lânetlenmiş bir şeytânî gücün sözü de değildir.

Öyleyse nereye gidiyorsunuz?

Bu (mesaj) bütün insanlık için bir öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey değildir.

Doğru yolda yürümek isteyen her biriniz için.

Ama Allāh, bütün âlemlerin Rabbi, (o yolu size göstermeyi) istemedikçe siz onu isteyemezsiniz.1

Görüldüğü gibi sûre, kıyâmetin kopuşunu ve Son Saat’in tezâhürlerini dehşetli ve ürpertici tablolar hâlinde gözlerimizin önüne sermektedir. Bu nedenle olacak ki Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Her kim kıyâmet gününü gözü ile seyreder gibi görmek isterse Tekvîr sûresini okusun.2

Sûrenin ilk 13 âyetinde gerçekleşecek “oniki olay” zikredilmiş ve bu olaylardan sonra 14. âyette “her nefs ne getirdiğini bilecektir” denilmiştir. Şimdi sırası ile insanoğlunu bekleyen bu kaçınılmaz sahneleri birlikte izleyelim:

Güneş, karanlığa gömüldüğünde.”3 Tekvîr; sarmak, dolamak, yuvarlatmak, örtülmek, dürmek, katlamak, büzmek demektir. Sarılan, katlanan şey gözden gizli kaldığı için âyette geçen “Güneş’in dürülmesi” ışığının söndürülerek kendisinin görülmemesi anlamına gelmektedir. Müfessirler güneşteki bu değişimi iki mânâda yorumlamışlardır: 1) Güneş’in ışığının giderilerek görünmez olması; 2) Güneş’in kütlesinin tamamen ortadan kaldırılmasıdır. Dünyâmızın ve üzerinde yaşayan canlıların güneşe olan ihtiyaçları düşünüldüğünde (ısı, ışık, hayat) güneşin çekilmesi/kaybolması; aynı zamanda öteki dünyânın nihâî gerçekliğinin başlayacağına işârettir.

Ve yıldızlar ışıklarını yitirdiğinde.”4 Âyette geçen “İnkederat” ifâdesi, farklı görüşlere göre; toz duman oldu, silindi, söndü, bulandı, dağıldı, döküldü, kaydı-düştü anlamlarına gelmektedir. Güneşin karanlığa gömülmesi ve bu nedenle güneşle aralarındaki denge ve çekimin yok olması sonucunda yıldızlar, konumları terk edecek ve alev yağmurları hâlinde ard arda dökülüp düşeceklerdir. Kur’ân bir başka âyetinde yıldızların bu fonksiyonlarını yitirmesini “yıldızlar silindiği vakit5 ifâdesi ile vermektedir. Anlaşılıyor ki içinde bulunduğumuz ve varlığını güneşe borçlu olan galaksimiz büyük bir kıyâmet/değişim yaşayacak, kaçınılmaz bir kozmik sistem çökmesi ile karşı karşıya gelecektir.

Dağlar kaybolup gittiğinde.”6 Yeryüzünde zelzele ve deprem gibi sarsıntılarla dağların parçalanması, kaldırılıp yerlerinden uzaklaştırılması, toz hâline getirilmesi demektir. Görülüyor ki, gökyüzünden sonra değişim sırası yeryüzündedir. Kur’ân’ın kıyâmet ve âhiret konusu ile ilgili öğretisine göre “dünyânın sonu”, evrenin fiziksel olarak yok oluşu/yokluğa indirgenmesi anlamına değil, daha çok onun, insanın şimdiden tasarlayamayacağı bir mâhiyette, her şeyi içine alan toplu ve kökten bir değişime, dönüşüme uğraması anlamına gelmektedir. Bu gerçeklik Kur’ân’ın bir başka âyetinde şöyle vurgulanır: “Yerin başka bir yere, göğün başka bir göğe dönüştürüleceği …7

Ve doğurmak üzere olan dişi develer başıboş bırakıldığında.8 Âyette geçen “ışâr” kelimesi, dişi (gebe) develer demektir. Araplar on aylık gebe deveye doğuruncaya kadar bu ismi verirler ve bu develer, Araplar’ın en değerli/kıymetli malı ve en büyük geçim kaynağıdır. Bu develerin başıboş/sâhipsiz/çobansız bırakılması Kıyâmet anında herkesin kendi derdi ile uğraşmasının dışında başka bir şey düşünemez oluşu ile ilgilidir. Aslında dişi develerin sembolizeettiği gerçeklik “kıyılmaz malların” bırakılmasıdır. Yani dişi develer o zamanki Arap toplumunun kıyılmaz mallarıydı. Her toplumun kıyılmazı şüphesiz farklıdır ve kendine özgüdür. Sonuç olarak âyetten şunu çıkarıyoruz ki; kıyâmet gününün dehşeti insanoğlu için birçok “olmazsa olmazları” devreden çıkaracak, vazgeçilemeyen, makbul ve kıymetli tutulan, uğruna her türlü fedakârlığın yapıldığı, her türlü zahmetin çekildiği değerler/mallar bir anda gözden düşecektir. Çünkü o gün insana fayda verecekler maddî değil, mânevî değerlerdir. Kur’ân’ın deyişi ile: “O Gün ki, ne malın mülkün, ne de çoluk çocuğun bir yararı olacaktır. Yalnızca Allāh’ın huzuruna kötülükten korunmuş bir kalple çıkanlar kurtulacaktır.9

Bütün hayvanlar bir araya toplandığında.”10 Bütün hayvanlar diye çevrilen “vuhûş11 kelimesi aslında insana yakın olmayan vahşî/yabânî kara hayvanlarına verilen bir isimdir. Önceki âyette evcil olan develere karşılık, bu âyette yabânî hayvanlardan bahsedilmesi ve bunların birbirleriyle bağlantısı “zıtların birliğini” göstermektedir. Farklı/zıt karakterde olan hayvanların bir araya toplanmaları şu şekilde yorumlanmıştır:

1) Allāh, insanların kendilerine yaptığı zulümlerden dolayı uğradıkları zararları gidermek üzere hayvanları bir araya getirecektir. Bu gerçeği ifâde etmek üzere Hz. Peygamber: “Muhakkak hakları sâhiplerine vereceksiniz. Hatta boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan kısas yolu ile hakkı alınacak” demiştir.12 (Bu yorumu daha çok Mu’tezilî müfessirler ileri sürmüşlerdir.)

2) İnsanlar tarafından sevilen hayvanlar öteki dünyâda kendilerini sevenler ile birlikte olacaklardır. Bu yorum daha çok En‘âm/38. âyete dayandırılmaktadır: “Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki sizin gibi Allāh’ın mahlûkları olmasınlar” ve hemen ardından “Onların tümü Rableri katında toplanacaklardır.”

3) Kıyâmet gününün dehşeti içinde bulunan hayvanlar, öteden beri korka geldikleri şeyleri unutarak deliklerinden ve yuvalarından çılgınca fırlarlar. Bu atmosferde ne birbirlerinden ne de insanların saldırısından çekinmeksizin bir araya toplanırlar.

Bu yorumlar arasında 3. yorum daha isâbetli/tercih edilir gözükmektedir. Çünkü anlatılan olay tekrar dirildikten sonra değil, dünyâda olacak olaylar arasındadır.

Ve denizler kaynadığında.”13 Âyette geçen “süccirat” ifâdesi fiil olarak sözlükte kaynatmak, püskürtmek, kızdırmak, fışkırmak, doldurmak, tutuşturmak anlamlarına gelmektedir. Bu anlamlar ışığında düşünüldüğünde denizlerin kaynaması/ateşlenmesi şu üç şekilde tefsir edilebilir:

1) Denizlerden volkan hâlinde ateşler çıkması ve bunu tâkiben suların kuruyarak çekilmesi.

2) Denizlerin ısısının artarak ateş kesilmesi.

3) Denizlerin kaynaması, kabarıp taşması ve tek bir deniz hâlinde birbirine karışarak yeryüzünü kaplaması. Bu son mânâya İnfitâr/3. âyette de işâret edilmektedir: “Denizler yarılıp birbirine karıştığı vakit.

Bütün insanlar yaptıklarıyla eşleştirildiğinde.”14 “en-Nüfûsü züvvicet” ibâresi; insanlar, amellerine/eylemlerine göre gruplandırılacak yani hiç kimse geçmiş fiillerinin sorumluluğundan kendisine sıyıramayacak demektir. Kur’ân’da bu anlamı detaylandıran iki âyet daha yer almaktadır. Bunlardan biri Sâffât/2215, diğeri ise Vâkıa/7-11.16 âyetlerdir. Âyete verilen bir başka mânâ da “rûhların bedenlerle birleştirilmesi”dir. Bu da ikinci üfürme ile rûhun vücuda tekrar girişindeki dirilme vaktidir.

Ve diri diri gömülen kız çocuklarına sorulduğunda, hangi suçtan dolayı öldürüldükleri.17 Âyette geçen “el-mev’ûdetü” kelimesi, kasten diri diri toprağa gömülerek öldürülen kız çocuğu demektir.

Kız çocuklarını diri diri toprağa gömmek ve onların doğumlarını çirkin/kötü görmek, İslâm öncesi Arap toplumunun yaşadığı tablolardan ve âdetlerden birisiydi. Bu husus Kur’ân içerisinde birkaç yerde daha vurgulanmıştır: “Onlardan birine dişi (çocuğu olduğu) müjdelendiği zaman içi öfkeyle dolarak yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. (Şimdi ne yapsın) onu hakaretle tutsun mu yoksa onu toprağa mı gömsün? Bak ne kötü hüküm veriyorlar.”18

Barbarca olan bu geleneğin iki nedeni vardı:

1) Kız çocuklarının sayısındaki artışın ekonomik yükümlülükleri ağırlaştıracağı korkusu.19

2) Kızların sık sık düşman kabileler tarafından esir alınmaları ve sonunda kendilerini esir alanları ailelerine ve kardeşlerine tercih etmelerinin oluşturacağı aşağılanma korkusu.

Âyette cinâyetin sebebinin işleyene değil de, öldürülen suçsuz kıza sorulması, öldürene karşı duyulan öfkenin şiddetini belirtmek ve yapılan eylemin hiçbir savunmasının bulunmadığını anlatmak içindir.

Kız çocuklarının diri diri gömülmelerinin âyette özellikle belirtilmesi tabii ki, insanların sadece bu fiillerinden hesaba çekileceği anlamına gelmemektedir. Aslında âyetin anlatmak istediği husus, böyle bir eyleme cür’et edenlerin düşünceleri ile ilgilidir. Çünkü onlar kıyâmete, ölümden sonra dirilmeye ve hesap vermeye inanmıyorlardı. Bu nedenle de sorumsuzca, keyfî olarak yaptıkları bu uygulamanın karşılıksız kalacağını sanıyorlardı.

(İnsanların yapıp-ettiklerinin) dosyaları açıldığında.20 İşte bu âyet yukarıda anlatmaya çalıştığımız gerçeği biraz daha detaylandırmaktadır. Açılacak olan dosyalar/sayfalar/defterler insanların dünyâ hayatında yaptıkları tüm işlerinin kayıtlarıdır. İnsanlar bu kayıtları hesap gününde gördüklerinde Kur’ân’ın ifâdesi ile hayretle şöyle söyleyeceklerdir: “… Bu nasıl kitapmış! Küçük büyük bir şey bırakmaksızın hepsini sayıp dökmüş …21 Çünkü yine Kur’ân’ın deyişi ile: “Halbuki üzerinizde gözetleyici güçler vardır. Değerli kaydediciler. Yaptığınız her şeyin farkında olan!22

Ve gökyüzü açılıp ortaya serildiğinde.”23 Âyette yer alan “küşitat” fiili; yırtıldı, paramparça oldu, açıldı, ortadan kaldırıldı anlamındadır. Bu fiile kaynaklık eden “k-ş-t” ise “örtülü bir şeyi bürüyen örtüyü yüzünden atıp açmak” demektir. Anlaşılıyor ki göğün sıyrılıp açılması; yeni kurulacak âlemde/düzende hakîkati örten, hakîkate perde olan hiçbir şeyin kalmayacağı mânâsına gelmektedir. O gün ilâhî kudretin tecellî etmesine uygun bir ortam oluşturulacak ve insanlar şimdiye kadar duydukları ama görmedikleri âhiret hayatına özgü hem müjdeli hem de korkutucu gerçeklikleri karşılarında bulacaklardır. Kur’ân bu gerçekliğe bir başka âyetinde şöyle değinmektedir: “Sen bu hesap gününü umursamıyordun. Ama şimdi biz senin gözündeki perdeyi kaldırdık, bakışın bugün artık daha keskindir!24

Cehennemin yakıcı ateşi parladığında.25 “Su’irat”; yakıldı, şiddetli biçimde tutuşturuldu demektir. Allāh’ın gazabının tecellî edeceği cehennem, insanoğlunun günahkâr azgınları için bir cezâ yeri olacaktır.26 Artık vaad edilen kaçınılmaz azap görülmüş, şimdiden yakıcılığı hissedilmeye başlanmıştır.

Ve cennet gözler önüne getirildiğinde.27 “Üzlifet”; yaklaştırıldı, sâhipleri için hazırlandı demektir. Yani cennet, Allāh’ın lutuf ve rahmeti ile donanmış, bezenmiş, süslenmiş olarak yeryüzünde güzel işlerde bulunan kullara yaklaştırılacaktır.28 Bu insanlarla cennet arasında daha şimdiden – bir an önce birbirine kavuşmak isteyen iki dost gibi- bir yakınlık/muhabbet oluşmuştur. Artık cennet Allāh’a karşı sorumluluk bilinci duyanların görüş sahasına getirilmiştir ve onların ebedî olan ve hiç uzaklaştırılmayacakları cennete girmelerine az kalmıştır.

(O Gün) her insan, (kendisi için) ne hazırlamış olduğunu görecektir.”29 Bu ifâde bundan önceki tüm âyetlerin sonucu/cevabı gibidir. Gelinen noktada insan, dünyâ hayatında hayır, şer, iyi, kötü ne hazırlamış olduğunu kesin bir bilgiyle görecek ve anlayacaktır. Aslında insan bir anlamda kendi nefsini görecektir. Çünkü ortaya koyduğu ameller/eylemler kendi nefsinin kazandıklarıdır ve bu eylemler âhirette birer özel şekil ile tecellî edecektir.30 Deyim yerindeyse insanın da üzerinden örtü kalkacak, nefsinde gizli kalan –olumlu olumsuz- tüm kazanımlar açığa çıkacak, ortaya dökülecektir. Bu nedenle insanın “hazırlamış olduğu şey” gerçekte “yaptığı şey” demektir. Böylece insan dünyâda yaptığı eylemlerin kendisini cehenneme mi, yoksa cennete mi götürdüğünü yakînen anlayıp bilecektir. Bu konuya ışık tutan bir başka âyet ise şöyledir: “Her insanın yaptığı bütün iyilikleri de kötülükleri de karşısında bulacağı o Gün’ü düşünün. Pek çok insan o günün kendisinden çok uzak olmasını diler. O hâlde Allāh, O’na karşı dikkatli olmanızı ihtar eder, ama Allāh, yarattıklarına karşı çok şefkatlidir.31

Yukarıda ele aldığımız Tekvîr/14. âyetten sonra sûrenin kıyâmet günü eksenli akışı birden değişmekte, Allāh, sürekli olarak tekrarlanmalarından dolayı insanın âşina olduğu bazı tabiat olgularını “tanıklığa çağırmak” sûretiyle bu gerçeklikleri insanlık dünyâsına ulaştıran Hz. Peygamber’e ve ona mesaj getiren Elçi’ye (Cebrâil) dikkat çekmektedir.

Hayır! Hayır! Dönüp duran yıldızları tanıklığa çağırırım.32 Âyette geçen “hunnes”, hânis kelimesinin çoğuludur ve “geri kalmak sûretiyle gözden kaybolan” demektir. Burada kastedilen, görülmeyen yıldızlardır. Bir görüşe göre ise; bir yöne doğru hareket eden, gizlenip sonra da ortaya çıkan yıldızlardır.

Yörüngelerinde akan ve kaybolan gezegenleri.33 “Künnes” ise “kânis” kelimesinin çoğuludur. Gizlenip saklanan şeylere “künnes” denmiştir. Burada kastedilen, güneşin ışığından ötürü gündüz görülmeyen ve gece ortaya çıkan yıldızlardır. Bu kaybolan gizlenen gezegenlere akan gezegenler denmesi, kendi yörüngelerinde hareket etmelerinden ötürüdür. Bunlar önce Güneş ışığı altında kaybolurlar, daha sonra yıldızlar burcun sonunda gözükünce de ortaya çıkarlar. Burcun sonundan başlangıç noktasına dönmesine “hunûs”, güneş ışığında kaybolma hâline de “künûs” denir.

Sözünü ettiğimiz âyetleri genel olarak değerlendirdiğimizde tanıklığa çağrılanlar kapsamına “kaybolan, akıp giden ve yerine dönen” mânâlarını içeren her şey girmektedir.

Yıldızların tanıklığa çağrılması Vâkıa/75. âyette de yer almaktadır. Bazı müfessirler34 buradaki yıldızların Kur’ân’ın tedrîcî olarak vahyedilmesine veya parçalar hâlinde inmesine işâret ettiğini söylemişlerdir. Kur’ân vahyinin tedrîcî bir şekilde inişini “şâhitliğe/tanıklığa çağırmak”, Hz. Peygamber’in hayatında ilâhî kelâmın yirmiüç yıllık açılımı süresince meydana gelen dramatik değişikliklere rağmen, ilâhî vahyin bütün tutarsızlıklardan ve iç çelişkilerden uzak kalması çarpıcı gerçeğine vurgu yapmak anlamına gelmektedir.

Ve kararan geceyi.35 “As’ase” fiili, iki zıt anlamı yani hem gelmek hem de gitmek mânâlarını içeren bir kelimedir. Gecenin gelme vakti, kararmaya başladığı ilk saatlerdir. Gitme vakti ise; yok olmaya yüz tuttuğu, sabaha yöneldiği son saatlerdir ki; çoğu müfessir bu mânâyı tercih etmiştir. Bu tercihlerini yaparken de esinlendikleri âyet Müddessir/33. âyetidir: “Gittiği an geceye and olsun.”

Ve soluk almaya başlayan sabahı.36 “Teneffese”; fecrin doğması anlamına geldiği gibi gün aydınlığında esen sabah rüzgârının hoşluğuna da işâret eder. Bunun gece sıkıntısını yok eden bir müjde ifâde ettiğinde ise kuşku yoktur. Yine sabahın nefes alıp veren bir canlı gibi tasvir edilmesi, gündüzün hayatı, dirilişi sembolize ettiğini bize hatırlatmaktadır.

Bütün bu tanıklık çağrılarının ortak tek bir nedeni vardır. O da Tekvîr/19-21. âyetlerde şöyle vurgulanır:

Bakın, bu (ilâhî kelâm), gerçekten soylu bir elçinin (vahyedilmiş) sözüdür. Güç bahşedilmiş, kudret ve egemenlik tahtının Sâhibi nezdinde emin kılınmış, itaat edilen ve güvene lâyık birinin (sözü)!37

Âyetler, Tekvîr Sûresi’nin başından îtibâren işâret edilen dehşetli olayları haber veren vahyin ve genel anlamda da Kur’ân’ın, değerli, güvenilir, saygın bir Elçi’nin sözü olduğunu söylemektedir. Şüphesiz bu Elçi’den maksat Kur’ân’ı Hz. Peygamber’e getiren Cebrâil’dir. Cebrâil’in “Kerîm” olması, onun şerefli ve değerli olduğuna, “Güçlü” olması, vahyi taşımanın bir güç ve kuvvete ihtiyaç gösterdiğine, “İtibarlı” olması, melekler tarafından sözünün dinlendiğine, “Güvenilir” olması, vahyi iletmekteki sadâkat ve eminliğine işârettir.

Tekvîr/20. âyette geçen “Arş” terimi, nüzûl sırasına göre ilk olarak burada kullanılmaktadır ve her zaman Allāh’ın kudret ve hâkimiyetini gösterdiği yer olarak tanımlanır. Arş; lafzen “taht” veya “hüküm/iktidar makāmı” demektir. Bütün müfessirler ittifakla, sözcüğün Kur’ân’da geçen bu mecâzî kullanımının, Allāh’ın bütün yarattıkları üzerindeki mutlak hüküm ve iktidarını ifâde ettiği görüşündedirler. Dikkate değer bir husus da şudur ki, Kur’ân’da Allāh’ın “kudret ve iktidar makāmına” oturduğundan söz edilen yedi yerin38 hepsinde bu ifâde, Allāh’ın âlemleri yaratmasına ilişkin bir açıklamayla bağlantılı olarak geçmektedir.

Vahyi taşıyan Elçi’nin sıfatları verildikten sonra sıra bu vahyi tebliğ eden Peygamber’in sıfatlarına gelmiştir. Hz. Peygamber’in tebligatına başlamasına tepki olarak çağdaşlarının kullandığı ve yıllarca onu aşağılamak için kullanmaya devam ettikleri en büyük itham onun bir Mecnûn/deli olduğu söylemidir. İşte Tekvîr/22. âyeti bu ithamı reddetmektedir:

Bu arkadaşınız bir deli değil.”39 Âyette geçen “sâhıbüküm” ifâdesi Hz. Peygamber’in çağdaşları için anlamlı bir vurgudur. Yani o, yabancınız olmayan, ömrü boyunca tanıyıp bildiğiniz, sohbetinde bulunduğunuz, aklî üstünlüğünü, doğruluğunu, sadâkatini, ahlâkını yakından gördüğünüz, emniyetine şâhit olduğunuz, görüş ve düşüncesine sıkça başvurduğunuz içinizden birisidir. Nasıl olur da fazilet ve erdemliliği herkesçe kabul edilmiş böyle bir insanı delilikle suçlar, tebliğ ettiği (Kur’ân) ile Şeytan’ın ilişkisi olduğunu, bildirdiği haberlerin şeytanın telkinleri olduğunu ileri sürersiniz?40 O, bu bilgileri Cebrâil’den almaktadır.

O, gerçekten (meleği) gördü, berrak bir ufukta (gördü) onu.41 “Berrak/Apaçık ufuk” doğu yönünde, güneşin doğduğu en yüksek kısımdır. Apaçık olarak tanımlanması güneşten kaynaklanmaktadır. Çünkü, açık olan ve eşyâyı ortaya çıkaran ufuk değil, güneştir.

Kur’ân ve sahîh hadîslere göre Hz. Peygamber, “gerçek şekli ve hüviyeti içinde ortaya çıkan” Cebrâil’in görüntüsü ile hayatı boyunca en az iki defa karşılaşmıştır. Bunlardan ilki fetretü’l-vahy (vahyin kesilmesi) olarak bilinen dönemin ardından, ikincisi ise Necm/13-18. âyetlerinde işâret edildiği gibi, “mi‘râc” olarak bilinen ve sırlarla dolu tecrübe sırasındadır.

O, (başka birine vahyedilmiş olan) insan kavrayışının ötesindeki şeylerin bilgisinden dolayı onları kıskanan biri değildir.42 Başka bir deyişle: “O, gayb hakkında cimri (danîn) değildir.”

Âyette yer alan “danîn” ifâdesi “dann” kelimesinden türetilmiş “fâil” kalıbında bir kelimedir. Cimrilik ve kıskançlık yapan mânâsına gelebileceği gibi, kıskanılan kişi mânâsına da gelebilir. Birinci anlama göre; o sizin görebildiğiniz şeyler hususunda cimri olmadığı gibi gayb ile ilgili hususlarda da kıskanç değildir. Almış olduğu vahyi duyurmada ve sizin gözlem ve ilminizin dışında kalan bilmediğiniz şeyleri haber verip bildirmede cimrilik etmez. Gayb bilgiçliği taslayan, gayb satıcılığı yapan kâhinler veya bildiğini ücretsiz belletmeyen kimseler gibi ücret alma sevdasıyla kıskançlık yapmaz. Dolayısıyla onun hakkında menfaat elde etmek gibi bir maksat ve suçlama da söz konusu olamaz.

Kıskanılan kişi mânâsına gelen ikinci yoruma göre düşünüldüğünde ise âyet şu anlama gelmektedir: Sizin gözlem sahanıza giren durumlarda akıllı ve erdemli olduğunu bildiğiniz o Muhammed (sas), gayba karşı kıskanılacak bir kimse değildir. Onun gaybdan haber vermesi, vahy alması, sizin bilmediğiniz şeyleri bilmesi çok görülemez. Onu yüksek fıtrat ve ahlâkla yaratan Allāh’ın, gayb ilminden onu vahy ve Peygamberlikle şereflendirmesi de kıskanılacak, çok görülecek bir şey değildir.

Bazı müfessirler âyetteki “O” zamiri ile kastedilenin Hz. Peygamber değil, gaybdan bilgi veren Cebrâil olduğunu söylemişler ve bu düşüncelerine dayanak olarak da bu âyetin devamında yer alan “Bu Kur’ân, güvenilir elçinin vahyidir, taşlanıp kovulan şeytanın sözü değildir” ifâdesini göstermişlerdir.

Bu (mesaj) lânetlenmiş bir şeytânî gücün sözü de değildir.43 Bu âyet şeytan kelimesinin Kur’ân’da ilk geçtiği âyettir. “Şetane” yani “uzak oldu, uzaklaştı veya yabancılaştı” fiilinden türeyen “şeytan” terimi Kur’ân’da sık sık, doğru ve iyi olan her şeye uzak ve yabancı olan, doğru ve iyi olan karşı çıkan güç ya da etki anlamında geçer.44 Bu îtibârla, şeytan tâbiri, en geniş ve soyut anlamıyla, meşrû ve geçerli ahlâkî ilkelere aykırı amaçlara, niyetlere yönelmiş her türlü “şer” güç ve dürtüyü ifâde eden bir kavramdır.

Yukarıdaki anlam örgüsü içerisinde “kovulmuş/lânetlenmiş şeytânî güç” sözü gerçekte İslâm öğretisinin şiddetle mahkûm ettiği, astrolojik spekülasyonlar (müneccimlik) yoluyla gelecekten haber verme çabalarını îmâ etmektedir. O devrin insanlarının inandığı esasa göre şeytan sözüyle şâir, kâhin ve sihirbazlara inen/ilişen varlıklar (cinler) kastedilmektedir. İşte Kur’ân bu âyetiyle vahyin, insanları aldatan/şaşırtan/ayartan/saptıran şeytânî güçlerden değil, önceki âyetlerde de tanıtıldığı gibi güvenilir, sözü dinlenir bir melek olan Cebrâil’den geldiğini net ve kesin bir dille vurgulamaktadır. Bu ifâdenin dolaylı işâret ettiği bir gerçek de şudur: “Cebrâil böyle olduğuna göre onu gören ve size haber getiren arkadaşınız da Şeytan’dan ve şeytanlıktan uzaktır.”

Buraya kadar olan âyetlerde45 Yaratıcı Kudret olan Allāh, kıyâmet öncesi ve sonrasında insanoğlunu nasıl bir geleceğin beklediğini canlı tasvirlerle gözönüne sermektedir. “Her gelecek yakındır” ve insanlık böyle bir sahnede mutlaka yerini alacak, insanı okurken bile dehşete, heyecana, derin bir ürpertiye düşüren bu olaylarla karşı karşıya kalacaktır. Artık bütün bu haberlerden sonra insanlığa şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:

Öyleyse nereye gidiyorsunuz?46 Yani başka bir deyişle “Bu gidiş nereye?” Nedir bu vurdumduymazlığınız, gafletiniz, yanlış sanı ve düşünceleriniz? Nedir bu şımarıklığınız, gururunuz, kibriniz, azametiniz? Nedir bu, kaygısızlığınız, çıkmaz sokak sevdanız? Bu âyet, bir levhaya yazılıp havaalanlarına, otobüs terminallerine, dolmuş duraklarına, sokaklara, duvarlara kısaca insanın geçtiği her yola, gözünün gördüğü her yere asılmalıdır. İnsanlık bu çağrıya kulak vermeli, gönlünü açmalıdır.

Bu (mesaj), bütün insanlık için bir öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey değildir.47 Bu öyle bir öğüttür ki; insanlığa, varoluşunun hikmetini, dünyâya gelişinin ve etrafındaki kâinatın hakîkatini hatırlatmaktadır. Üstelik bu çağrı “âlemler” ifâdesi ile evrensel bir dâvettir. Ama bu çağrı, ancak duymak isteyenler için bir anlam taşır; kulaklarını tıkayanlar, arkasını dönenler için değil. Kur’ân bu gerçeği de hatırlatır:

Doğru yolda yürümek isteyen her biriniz için.”48 Hidâyet yolu, tebliğ gerçeği, baskıya dayalı (cebrî) bir yol değildir. Hidâyet, bir yolu göstermek ve o yolda sebâtı sağlamada yardımcı olmaktır. Yalnız göstermek, dînin anladığı mânâda hidâyeti ifâde etmez. Gösterilen yolda sebât etmeye yardım etmek de vahyin hidâyetinin bir parçasıdır.

Allāh: 1) Rûhî ve bedensel kuvvet vererek doğruyu ve güzeli bulma gücüne ulaştırmak; 2) Hak ve bâtılı ayıracak ve kötüden uzaklaştıracak delilleri göstermek; 3) Peygamber ve kitaplar göndererek doğruya yöneltmek; 4) Vahiy ve ilhâmın türlerinden biri veya birkaçıyla iç dünyâyı aydınlatmak sûretiyle, insanın doğruyu ve hakkı bulmasına imkân hazırlamıştır. Artık, yine Kur’ân’ın ifâdesiyle karar insanındır: “Biz ona yolu-yöntemi gösterdik. Şükredici ya da nankör olması artık kendisine bağlıdır.49

Ama Allāh, bütün âlemlerin Rabbi, (o yolu size göstermeyi) istemedikçe siz onu isteyemezsiniz.50

Gerçekte insanın doğruya ermeyi başarması için öncelikle dilemesi şarttır. Fakat bütün şart ve sebepler bundan ibâret değildir. Aranan/istenen bir başka şart daha vardır. Bu nedenle zikirden/öğütten/hidâyetten faydalanma hükmü “insanın doğruya ermeyi dilemesine” bağlanmasına rağmen, insanların kendi işlerinde tamamen bağımsız/özgürmüş gibi bir vehim ve zanna kapılmamaları için bu âyet bir uyarı niteliğindedir.

Âyet insanlara şöyle seslenmektedir:

1) Ey doğru yolda olmayı isteyenler! Siz o doğru yolda olmayı başka bir sebep ve sûretle dilemiyorsunuz. Ancak Allāh’ın onu dilemesiyle yani sizin dilemenizi dilemesi, irâde etmenizi irâde etmesiyle diliyorsunuz. O hâlde doğru yolda olmayı başaranlar, başarıyı kendilerinden bilmemeli, bunu Allāh’ın lutuf ve ikrâmından bilmelidirler.

2) Siz hiçbir şekilde o dilemeyi kendi kendinize yapamazsınız; o doğru yolda olmayı dileyemezsiniz. Ancak Allāh dilediği, yani sizin dilemenizi istediği takdirde dilersiniz, yaparsınız.

Bu iki mânâdan şunu çıkarmamız mümkündür: “Allāh’ın irâdesi olmadıkça sizin ne irâdeniz, murâdınız gerçekleşir, ne de doğru yolda olmanız, öğüt almanız mümkün olur. Bunların hiçbiri meydana gelmez. Çünkü Allāh âlemlerin Rabbidir. O’nun mülkünde, o istemedikçe hiçbir şey olmaz. Onun için, doğru yolda olmayı isteyenler de buna muvaffak olmayı kendi irâdelerinden bilmemeli, Allāh’ın lutuf ve ikrâmından bilmelidirler.

Muhammed Esed’in bu âyete yaklaşımı ise şöyledir: “Siz onu isteyebilirsiniz, çünkü ancak Allāh insana bağışladığı olumlu içgüdüler yoluyla ve peygamberlerine indirdiği vahiyler aracılığıyla size doğru yolu göstermek istemiştir. Bu da; doğru yolu seçmenin Allāh’ın evrensel rehberliğinden yararlanmak isteyen herkese açık olduğuna işârettir.51

Buraya kadar yazdıklarımız insanı bekleyen evrensel kıyâmetin Tekvîr Sûresi’ndeki zâhirî boyutlarını içermektedir. Fakat kıyâmet sadece dışsal (âfâkî) bir değişim değil, aynı zamanda içsel (enfüsî) bir değişimdir. Bu değişime kişinin “ferdî kıyâmeti” adını veriyoruz. “Âlemde ne varsa insanda da o vardır” deyişinden hareketle, evrensel kıyâmetin alâmetlerinin/işâretlerinin insanın bâtınında da var olduğunu ve zamanı geldiğinde bir bir ortaya çıkacağını, yaşanacağını/görüneceğini düşünüyoruz. Bu nedenle Tekvîr Sûresi’ne bir de bu yönüyle bakmayı ve bu sûrede anlatılan olayların insanın iç dünyâsına, mânevî değişimine tekābül eden (karşılık gelen) gerçekliği üzerinde durmayı deneyeceğiz. Ama her zaman olduğu gibi şunu da hemen ilâve edelim ki, yapacağımız bu yorumlar tamamen kişisel, zevkî ve subjektifdir.

Geleneğimizde “Ölenin kıyâmeti kopmuştur52 şeklinde bir söz vardır. Bu sözün irfânî dildeki karşılığı “Ölmeden önce ölmek”tir. Yani irâdî ölümle kişinin izâfî varlığını yok etmesi, bir anlamda ölmesi, fenâ bulması, sonra da Hakk ile hayat bularak yeniden dirilmesi, bekā bulmasıdır.

Güneş, karanlığa gömüldüğünde.”53 Buradaki güneş insanın Rûhunu sembolize etmektedir. Karanlığa gömülmesi, hayat veren/yayan ışığının çekilmesi ise bedenle ilgisinin kesilmesine işârettir. Başka bir yorumla mânevî feyzin insan üzerinden kalkmasıdır.

Ve yıldızlar ışıklarını yitirdiğinde.”54 Rûhun nûrunun gitmesi ile ondan güç alan yıldızlar da yani insanın bedenî kuvvetleri de zayıflar ve sönerler.

Dağlar kaybolup gittiğinde.”55 İnsan bedeninde önemli bir denge unsuru olan uzuvların (baş, eller, ayaklar) ortadan kalkmasıdır.

Ve doğurmak üzere olan dişi develer başıboş bırakıldığında.56 Çalışmamızın başında âyetin zâhirini tefsir ederken dişi develerin “kıyılmaz malları” remzettiğini söylemiştik. Burada ise dişi develer; insanı taşıyan, yükünü çeken bedene/nefse işârettir. Rûh ile kıymetlenen/değer kazanan beden artık rûh ayrıldıktan sonra kıymetten düşmüş, fonksiyonunu yitirmiş, işe yaramaz hâle gelmiştir. Ayrıca burada dişi develer tanımı ile müennes/dişil bir sözcük olan nefsin örtüşmesi çok anlamlıdır.

Bütün hayvanlar bir araya toplandığında.”57 “Vuhûş” sözcüğü insana yakın olmayan vahşî/yabânî hayvanlara verilen addır. Burada “Nefs-i Emmâre”ye yani nefsin hayvânî özelliklerine karşılık gelmektedir. Bir araya toplanmaları; rûhânî kuvvetlerin bedeni terk etmesiyle geriye sadece hayvânî kuvvetlerin kalacağına işârettir. Bir başka anlam ise nefste saklı/gizli olan hayvânî fiillerin sonuçlarının açığa/ortaya çıkmasıdır.

Ve denizler kaynadığında.”58 Bir mânâya göre bedeni oluşturan elementlerin dağılarak, asıllarını yitirerek birbirine karışmasıdır. Başka bir mânâya göre ise insan beynindeki farklı bilgilerin/ilimlerin birbirine karışarak silinmesi, “beynin çölleşmesi”dir.

Bütün insanlar yaptıklarıyla eşleştirildiğinde.”59 Yani rûhlar bedenlerle tekrar birleştirildiğinde. Bu ifâdeden anlıyoruz ki rûhun bedene girişiyle fenâ geride kalmış, bekā/dirilik yeniden başlamıştır.

Ve diri diri gömülen kız çocuklarına sorulduğunda, hangi suçtan dolayı öldürüldükleri.60 Beden toprağında/kabrinde, yaratıldığı gâyenin dışında kullanılarak helâk edilen/diri diri gömülen nefse hangi suçtan dolayı bu hâle düşürüldüğü sorulduğunda. Aslında bu sorunun muhatabı “Akl-ı Meâş” yani dünyevî, sınırlı, nesnel akıldır; ama âyette nefse sorulması Akl-ı Meâş’a uymanın ne denli tehlikeli sonuçlar doğuracağını dolaylı yoldan göstermek içindir. Çünkü Akl-ı Meâş, vehmi, gururu ve kibri yüzünden bu suçu işlemiştir.

(İnsanların yapıp-ettiklerinin) dosyaları açıldığında61 Ölüm zamanında insanın olumlu olumsuz tüm işlemlerinin rûha yüklenen kayıtlarının açılacağı, hiçbir bilginin gizli/kapalı kalmayacağı, her şeyin âşikâr olacağı, bâtının zâhire dönüşeceği anlamına gelmektedir.

Ve gökyüzü açılıp ortaya serildiğinde.”62 Rûhânî âlemin tüm ihtişamı ile ortaya çıkmasına, hakîkate perde olacak hiçbir şeyin kalmamasına işârettir. İlme’l-yakîn olarak bilinenlerin artık insanın keşfinin açılmasıyla Ayne’l-yakîn ve Hakka’l-yakîn seviyesine gelmesidir.

Cehennemin yakıcı ateşi parladığında.”63 Rûhânî âlemin güzelliği, eşsizliği, sonsuzluğu karşısında, dünyâ hayatını yeteri kadar değerlendirememiş olanların, şimdi bu mükâfatlara karşı mahcup ve perdeli olmalarının sonucu içlerinde duydukları derin ve yakıcı pişmanlığı göstermektedir. En büyük cehennem Hakk’tan gâfil olmaktır.

Ve cennet gözler önüne getirildiğinde.64 Hakk’a ârif olanların lutuf, rahmet ve rızâ nîmetlerine yakınlaştırılması demektir.

(O Gün) her insan, (kendisi için) ne hazırlamış olduğunu görecektir.”65 İnsan nefsini tüm yönleriyle tanıyacaktır. Daha da ilerisi varlığa büründürülmeden önce Hakk’ın ilmindeki a’yân-ı sâbite’sinin sırrı kendisine görünecektir. Böylelikle “Kader Sırrı” çözülecektir.

Hayır! Hayır! Dönüp duran yıldızları tanıklığa çağırırım. Yörüngelerinde akan ve kaybolan gezegenleri.66 Semânın yani Rûhî âlemin yıldızları erenler hazerâtıdır. Onlar gündüz gözükmezler; çünkü Rûh’un nûru altında gizli/saklı/örtülüdürler. Ancak rûhânî faaliyetin beşiği olan gece ortaya çıkarlar. Hepsi birbirinden farklı olarak görevli/sorumlu olduğu alanda/yörüngede faaliyet göstermektedirler.

Ve kararan geceyi.67 Bir anlama göre Rûhânî mekâna, vahdet’e, cem’e, ölüme, fenâ’ya, bir başka anlama göre nefsin karanlığı/zulmeti ile perdelenen/kararan bedene işâret etmektedir.

Ve soluk almaya başlayan sabahı.68 Rûh güneşinin doğmasıyla üzerindeki örtüler kalkan, dirilen, bekā’ya kavuşan, ilâhî ilhâmlarla hayat bulan bedene/kalbe.

Bakın, bu (ilâhî kelâm), gerçekten soylu bir elçinin (vahyedilmiş) sözüdür. Güç bahşedilmiş, kudret ve egemenlik tahtının Sahibi nezdinde emin kılınmış, itaat edilen ve güvene lâyık birinin (sözü)!69 Kalbe hayat bahşeden, dirilik veren tüm füyûzâtın kaynağında Akl-ı Küll yani Cebrâil bulunmaktadır. Çünkü o, Allāh’ın kudretinden ilk ortaya çıkan akıldır.

Bu arkadaşınız bir deli değil.”70 Arkadaşınız olarak çevrilen “sâhıbüküm” kelimesi, insana rehberlik eden, yol gösteren, hayra kılavuzlayan “Akl-ı Meâd”dir ve o “mecnûn” yani “örtülü” değildir. Daha öz bir ifâde ile Akl-ı Meâd; kuşku ve vehim içinde olmayan, eşyânın zihinde oluşturmuş olduğu tasarımlarla perdelenmeyen, görünen gerçeği “son hakîkat olarak” algılamayan, onun ardındaki “bâtınî Hakîkat”i vâsıtasız bir biçimde idrâk eden bir akıldır.

O, gerçekten (meleği) gördü, berrak bir ufukta (gördü) onu.71 İşte yukarıda tanımını verdiğimiz Akl-ı Meâd, bu yeteneğini Akl-ı Küll olan Cebrâil’den almıştır. Ve onu, “Berrak/Apaçık ufuk”ta yani “doğu/Rûh” yönünde görmüş/tanımıştır.

O, (başka birine vahyedilmiş olan) insan kavrayışının ötekisindeki şeylerin bilgisinden dolayı onları kıskanan biri değildir.72 Başka bir deyişle: “O, gayb hakkında cimri (danîn) değildir.” Akl-ı Meâd’a sâhip erenler hazerâtı bulundukları velâyet mertebesinin gereği olarak gayb konusunda cimri değildirler. Sâhip oldukları ilmi samimi tâliplere karşılıksız/ücretsiz verirler.

Bu (mesaj) lânetlenmiş bir şeytânî gücün sözü de değildir.73 Erenler hazerâtının sözleri Rûh nûru ile kovulmuş (recm edilmiş) vehim şeytanından değil, Akl-ı Küll (Cebrâil)’den gelmektedir.

Öyleyse nereye gidiyorsunuz?74 Bu hitap taşıdığı rûhânî emânetten dolayı yaratılmışların en şereflisi, değerlisi olan insana son bir hatırlatma yapmakta ve sanki ona: “Sen donatıldığın yeteneklerinle arz’a değil, arş’a aitsin. Artık kendine gel, aslına dön, uyan!” demektedir.

Bu (mesaj), bütün insanlık için bir öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey değildir. Doğru yolda yürümek isteyen her biriniz için.”75 Yaratıcı Kudret’in bu rahmet çağrısı tüm şuurlu varlıkları kapsamaktadır ve üstelik ezelî irâdesi, insana semâya giden yolu tüm yönleri ile gösterecek şekilde tecellî etmiştir. Ama güneşe arkalarını dönmekte ısrar edenler için söyleyecek sözümüz yok!

Ama Allāh, bütün âlemlerin Rabbi, (o yolu size göstermeyi) istemedikçe siz onu isteyemezsiniz.76

Yaratıcı Kudret olan Allāh, oluşun seyrini artı-eksi, ışık-karanlık, hayır-şer gibi zıtların polaritesine bağlamıştır. Bunlardan birine hizmete hidâyet, ötekine hizmete dalâlet adını vermek Mutlak Kudret’e nisbetle değil, bize nisbetledir. Mutlak’a nisbetle her şey “sırât-ı müstakîm” üzeredir. Çünkü, varlık Allāh’ın tecellîlerinin tümü, toplamıdır ve Kur’ân, Allāh’ın sırât-ı müstakîm üzere olduğunu açıkça bildiriyor.77

Ancak şunu da unutmamak gerekir: Yaratıcı İrâde, hidâyet konusunda tercihini kullandığı tarafı göstermiştir. O hâlde öteki tarafa sürülenlerin günahı nedir? Biliyoruz ki, karanlık ve şer kutupta kimse kalmasa polarite çöker ve bu da oluşun seyrini bozar, dengeyi altüst eder. Bu istenmediğine göre, polaritenin negatif kutbundakiler zulme uğratılmış olmaz mı? Kur’ân, Allāh’ın asla zulmetmediğini açıkça ve defalarca belirttiğine göre, buradaki sır nedir?

Bu sorunun cevabını bugüne değin hiç kimse vermemiştir. Çünkü hayat ve oluş sırrı burada düğümleniyor. Bu düğümün çözülüşü hayatın bitişi olur. Kur’ân da bu düğümü çözmemiştir. Kur’ân’ın bizden yalnızca istediği: “Peygamberlerin/Erenlerin kişiliğinde örnekleşen hidâyeti izlememizdir. Ve onların teblîgâtı hidâyettir.”78

Şüphesiz ki her şeyi hakkıyla bilen yalnız Allāh’tır.

Necmettin Şahinler

Yazarın Öyleyse Nereye Gidiyorsunuz (İnsan Yayınları, 2013) adlı kitabından alınmıştır.

*“Fe eyne tezhebûn”, sûrenin 26. âyetidir.

  1. Tekvîr /1-29. ↩︎
  2. Hadîsin bir başka versiyonunda Tekvîr sûresinin yanına İnfîtâr vev İnşikāk sûreleri de ilâve edilmiştir. ↩︎
  3. Tekvîr /1. ↩︎
  4. Tekvîr /2. ↩︎
  5. Mürselât/8. ↩︎
  6. Tekvîr/3. ↩︎
  7. İbrâhîm/48. ↩︎
  8. Tekvîr/4. ↩︎
  9. Şuarâ/88-89. ↩︎
  10. Tekvîr/5. ↩︎
  11. Vuhuş, vahş kelimesinin çoğuludur. Vahş ise tekil olan vahşî kelimesinin cins ismidir. ↩︎
  12. Tirmizî, Kıyâmet, 2 ↩︎
  13. Tekvîr/6. ↩︎
  14. Tekvîr/7. ↩︎
  15. (Ve Allāh şöyle buyuracaktır): ‘Toplayın bütün o zâlimleri, kendileri gibi olanlarla ve bütün o Allāh’tan başka taptıkları ile birlikte.” ↩︎
  16. (İşte o Gün) siz üç sınıfa ayrılmış olacaksınız. Kiminiz doğruyu bulmuşlardan olacak. Ah! Ne mutlu kimselerdir doğruyu bulmuş olanlar! Ve kiminiz kötülüğe batmışlardan olacak. Ah! Ne mutsuz kimselerdir kötülüğe batmış olanlar! Önde olanlar ise (hayatta iken, inanç ve güzel fiillerde) öne çıkanlar olacak. Her zaman Allāh’a yakınlık sağlayanlar.” ↩︎
  17. Tekvîr/8-9. ↩︎
  18. Nahl/58-59. ↩︎
  19. Bu konuda başka âyetler için bakınız: En‘âm/151; İsrâ/31. ↩︎
  20. Tekvîr/10. ↩︎
  21. Kehf/49. ↩︎
  22. İnfitâr/10-12. Klasik müfessirler, burada, müteşâbih olarak insanların bütün fiillerini kaydeden muhâfız meleklere işâret edildiği görüşündedirler. Muhammed Esed ise bu gücü vicdan olarak yorumlamaktadır. ↩︎
  23. Tekvîr/11. ↩︎
  24. Kāf/22. ↩︎
  25. Tekvîr/12. ↩︎
  26. Şuarâ/91. ↩︎
  27. Tekvîr/13. ↩︎
  28. Kāf/31. ↩︎
  29. Tekvîr/14. ↩︎
  30. Örnek olarak Nisâ/10: “Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınları dolusu bir ateşten başka bir şey yemiş olmazlar.↩︎
  31. Âl-i İmrân/30. ↩︎
  32. Tekvîr/15. ↩︎
  33. Tekvîr/16. ↩︎
  34. İbn Abbâs, İkrime ve Suddî. ↩︎
  35. Tekvîr/17. ↩︎
  36. Tekvîr/18. ↩︎
  37. Tekvîr/19-21. ↩︎
  38. 7/54; 10/3; 13/2; 20/5; 25/59; 32/4; 57/4. ↩︎
  39. Tekvîr/22. ↩︎
  40. Câhiliye dönemi Arap toplumu, cin şeytanlarının şâir, kâhin ve sihirbazlara haber getirdiklerine inanıyorlardı. Bu inanışlarına göre de; cinlerden bir şeytanın Hz. Peygamber’le bağlantı kurduğunu ve telkinde bulunduğunu söylüyorlardı. Bu sebeple de Hz. Peygamber’i şâir, kâhin ve sihirbaz olarak nitelemişlerdir. ↩︎
  41. Tekvîr/23. ↩︎
  42. Tekvîr/24. ↩︎
  43. Tekvîr/25. ↩︎
  44. Bkz. Bakara/14. ↩︎
  45. Tekvîr/1-25. ↩︎
  46. Tekvîr/26. ↩︎
  47. Tekvîr/27. ↩︎
  48. Tekvîr/28. ↩︎
  49. İnsân/3. ↩︎
  50. Tekvîr/29. Birçok kelâmî (inançla ilgili) tartışmalara neden olan ve üzerinde mezheplerce çeşitli görüş ve yorumların yapıldığı bu âyeti tüm yönleriyle ele almak bu çalışmanın gâyesi dışındadır. ↩︎
  51. Kur’ân Mesajı, İşaret Yayınları, III, 1241, 11. dipnot. ↩︎
  52. Bu söz büyük bir ihtimalle Hz. Peygamber’in: “Kim ölürse kıyâmeti kopmuş demektir” hadîsinden kaynaklanmaktadır. (Keşfü’l-Hafâ, II, 368) ↩︎
  53. Tekvîr/1. ↩︎
  54. Tekvîr/2. ↩︎
  55. Tekvîr/3. ↩︎
  56. Tekvîr/4. ↩︎
  57. Tekvîr/5. ↩︎
  58. Tekvîr/6. ↩︎
  59. Tekvîr/7. ↩︎
  60. Tekvîr/8-9. ↩︎
  61. Tekvîr/10. ↩︎
  62. Tekvîr/11. ↩︎
  63. Tekvîr/12. ↩︎
  64. Tekvîr/13. ↩︎
  65. Tekvîr/14. ↩︎
  66. Tekvîr/15-16. ↩︎
  67. Tekvîr/17. ↩︎
  68. Tekvîr/18. ↩︎
  69. Tekvîr/19-21. ↩︎
  70. Tekvîr/22. ↩︎
  71. Tekvîr/23. ↩︎
  72. Tekvîr/24. ↩︎
  73. Tekvîr/25. ↩︎
  74. Tekvîr/26. ↩︎
  75. Tekvîr/27-28. ↩︎
  76. Tekvîr/29. ↩︎
  77. Hûd/56. ↩︎
  78. Enbiyâ/73; İsrâ/9; Bakara/185; Âli İmrân/41. ↩︎

Paylaş

PAYLAŞ

E-bülten aboneliği